tiyatro

Tiyatroculuk Hikâyem, Kısım II

Kimse için yazılan şeyler bunlar ve belki de bu sitedeki her şey. Benim sınırlı-sorumlu hayatım, kişisel maceram ve sıradan fikirlerim o kimse dışında kimse için ilgi çekici olmayacaktır. Ben öldüğümde benimle konuşmayı özleyen bir eski dost veya geride bırakılan bir evlattan başka kimse bunları okumaya can atmayacaktır. İşte bu ahval ve şerait içinde bile anlatmak istediğim şey ve şeyler var. Yazmak, benim bu yükü taşıma yöntemlerimden biri. Devam etmek için desteklenmesi gereken zayıf yönlerimden biri. Hadi şerit değiştirelim.

Konservatuvar. Kemalizm Çankaya’sında, 90’larda çocukluğunu yaşayan ve orta sınıftan hayalperest genç bir anne ile hayatın gerçeğine küçükken yenilmiş genç bir baba tarafından yetiştirilen bir çocuk için çok ama çok afilli bir kelime. Tiyatrocu olmak istiyordum. Bunu keşfetmiş olmanın ağırlığı ve bedelleri ile 17 yaşıma kadar gelmiş -aslında 17 yaşıma kadar beklemiştim. “Her mahallenin ötekisiyim” dediğim beklemenin ilk aşaması bitmişti. Şimdi ‘daima içinde olmayı hakettiğime kendimi inandırdığım’ konservatuvara girme zamanıydı. Lisenin son sınıfı, üniversite sınavı yılı ve Konservatuvar hayali ana temamız. Artık boncuk boncuk değil, kiloyla terliyordum. Kendinden farklı olana hunharca vicdansız davranan lise talebelerinin altında psikolojik olarak eziliyordum. Babamın psikolojik ve fizyolojik şiddeti çatısı altında bekliyor ve bekliyordum. Bu beklemenin bende yarattığı iki ucu aynı anda yaşıyordum. Sürekli bastırılan öfkenin getirdiği stres bozukluğu ve baskı gördükçe rahatlamak için yaptığım sürekli yemek yeme eyleminin verdiği aşırı kilo madalyonun bir yüzü. Diğer yüzde ise dehşetli bir umudun, sanatsal bir kıpırtının ve mücadele arzusunun getirdiği yaratıcı düşünceler, sosyal beceriler ve özgüven. Tüm bunları aynı anda yaşamak ve bunu tek bir ehil kişinin bir el uzatışından bile yoksun halde sürdürmek, gerçekten, deneyimdi. Şu anda anılar ve görüntüler üstüme hızla ve dağınık şekilde düşüyor. Düşünseli karmakarışık. Önce sakinleşmeli ve acele etmeden anlatmalıyım. Bi’ saniye…

Hah, tamam.

  • 6 (Altı). “I need an easy friend”
    Nirvana ile tanıştığım bahardı. Unplugged konserin melankolisi, Nevermind’ın cesareti ve In Utero’nun sertliği muhteşemdi. Sırf eğlence olsun diye okula ve babamın zoruyla dershaneye gidiyordum. Okul ve dershane dışındaki vakitlerde kız kardeşime bakıyor, hiç ara vermeden okuyor ve kotlarımın dizlerini yırtıyordum. Handan yanımda duruyor, Candeniz arkamı kolluyor ve Nejdet Hoca gözümdeki ateşe inanıyordu. Çok afilli bir bahardı.
    Lisedeki en rahat senemdi belki de. Çünkü ilk iki sene beni yok etmek isteyen çocuklar, artık “bi’ değişik” olduğuma ve onların hayatıyla hiçbir alakam olmadığına artık inanmış ve beni kendi halime bırakmışlardı. Onlara zarar vermeyeceğimden emin olmuşlardı ve zaten anlattığım hiçbir şey onları ilgilendirmiyordu. Almanya’dan gelen akrabanın getirdiği ve ne işe yaradığı anlaşılmadığı için çöpe atılmış bir armağan gibiydim okulda. Dershaneye gitmemek için babama yalvardım. Tiyatrocu olmak istediğimi, bunun dershaneyle alakası olmadığını, ‘normal’ bir üniversite kazansam da onu okumayacağımı ve dershaneye verilecek paranın ailemize büyük yük olacağını anlattım. O parayla ailemiz biraz daha rahat yaşayabilirdi. Ancak dershane, babamın otoritesini göstereceği bir başka göstergeydi. Gidilmesi gerekiyordu, gidildi. Fakat ah ben ve benim kelimelerim. Dershaneye gitmek, bir anda bir başka özgürlük alanına dönüştürülebilir göründü. Ben de kelimelerimi kullandım. Hocaları, idarecileri ve arkadaşlarımı onların öyküsünün bir parçası olmadığıma, o oyunu oynamadığıma ve eğer yoluma engel olmazlarsa benimle eğlenceli vakit geçirebileceklerine ikna ettim. Sonuçta, dershane vakitleri kocaman bir partiye dönüştü. Dilediğinde geçirilen eğlenceli vakitler. Zira öğrettiklerini söyledikleri derslerin sözel olanlarında bir mucize gibiydim ve matematikte de gerektiği kadar iş görürdüm. Çalışmak için bile çalışmaksızın güzel vakit geçiriyordum. Çok sevdiğim Ankara, beni kendim gibi kabullenen genç insanlar ve onların arasındaki “konservatuvara girmek isteyen havalı çocuk” rolü. Bunlar güzel şeyler. Tabii işte bir de ev hayatı var. Günler, sürekli dönen bir vantilatörün esintisi bana gelsin diye tam aksi istikamete doğru seğirtmek gibiydi evde. Annem, kendini paralıyordu. Annemin gençliğinin o stres yüzünden yok olduğu yıllar diyebilirim. Babamsa, beni paralıyordu. Tiyatro kitapları okumak, arkadaşlarla vakit geçirmek, ders çalışmak “bahanesiyle” odamda durmak, ders çalışmayıp salonda durmak, evde gıcık gıcık gezinmek, evde gıcık gıcık oturmak, kız kardeşimle eğlenip gürültü yapmak ve kız kardeşimle kavga edip gürültü yapmak ve tek başına sessiz durmak yasaktı. Tiyatro izlemek kesinlikle yasaktı, tiyatrocu olmak istemek “puşt-pezevenk olmak” demekti ve tiyatro oyunları okurken yakalanırsanız başınız belada demekti. Annem geceleri, babam uyuduktan sonra, bana sıcak süt hazırlardı. Kız kardeşim her ağladığımda bana sarılırdı. Işık babamın odasına gitmesin diye -21. yüzyılda- mum ışığında, yatak ile baza arasındaki demire sıkıştırarak gizlediğim tiyatro kitaplarımı okurdum geceleri. Nirvana ile tanıştığım bahardı. Beklemiştim. Vakti ve içimi doldurmuş ve tiyatrocu olmak için Konservatuvar’a girmek üzere baharın ve yazın sonuna yürüyordum. Tek bir “ayrıntı” vardı, yıl boyunca aklıma takılan. Konservatuvar’a nasıl giriliyordu? Yani tamam, her şey tamam. Tamaaam. Her yerde bu işin havasını da atıyorduk, tamam. Cefası bizden sorulurdu, tamam. Peki bu Konservatuvar neresi? Nerede bu okul? Nasıl giriliyor o okula, kardeşim? Ne yapmak gerekiyor? Meğer çok mu hayalperest ve inanılmaz mı yalnızmışım. Oh. Muhteşem. Afilli bir bahardı.
  • Yedinci Kat: Tanrılar
    Saçımı altıya vurdurdum. Okul bitmiş, dershane uzatmaları oynuyordu. Üstelik kimse, bu vurduruşun psikolojik bir yokuş aşağı vurduruş olduğunu bana söylememişti. Nirvana dinleyen, Ferhan Şensoy anlatan, Harry Potter işaretini duvarlara çizen çocuk, birden saçlarını kestirmişti. Allahtan kafa yapısı güzelmişti. Yoksa yakışmazmıştı. Öyle ya, kemik güzelliği Kemalist mahalle için hep önemli olagelmiştir. Saçlar kısalıyor ve soru işaretinin kuyruğu uzuyordu. Konservatuvar’a girmek için ne yapmam lazım? Hangi okula girmek istiyordum, sorusunun cevabı netti. Ortaokulda okuduğum “75 Yılında Türk Tiyatrosu” adlı ansiklopediden anladığım, sezdiğim, hissettiğim kadarıyla ait hissettiğim tek yer, Ankara Devlet Konservatuvarı idi. Artık adının başına, Hacettepe eklenmiş olan o okula. Annem okulu aramış. Canım benim. Öğrenmiş ki, okul sınavları Ağustos ayının sonunda. İki aşamalı yetenek sınavlarıymış bunlar. Bu sınavda başarılı olmak için en az iki tane tirad(?) hazırlamak, bir şiir hazırlamak, şarkı söylemek, dans etmek, diksiyonu iyi olmak ve jüri ile sohbet şeklinde geçen mülakkatta başarılı olmak lazımmış. Eh. Hepsini anladık hacıbaba, tamam, anladık. Peki ben bunları nasıl yapacağım? Nasıl hazırlanmak lazım bu sınava?
    Üniversite sınavı kazanıldı. ODTÜ Uluslararası İlişkiler. Amenna. Tercihlere kadar olan süre de, bizim çiçekçi dükkanında zorla çalıştırılarak eda edildi. Üniversite sınavı tercihleri haftası, konservatuvar sınavına başvuru haftası, babamla en büyük kavganın verilme haftası. Önce gecelerden bir gece ve gecenin bir körü. Nedeni, niçini bende namevcut. Bildiğim tek şey, düşünseline akan tek görsel babamın mutfakta beni dövmek üzere üzerime yürümesi, kesinlikle net hatırlayamadığım haliyle ya benim ya da babamın elinde bıçak olması, babamın bana vurması ve annemin araya girmesi. Ardından ertesi gece. Gecelerden ikinci gece ve gecenin bilmemkaçı. Annem, alt komşumuz Yeşim Teyze ile konuşmuş. Oğlu Burak Ağabey, Konya Konservatuvar’da Opera okuyor. Tiyatrocu arkadaşları var. Babamı evlerine davet ettiler. Amaç, iki anne, Burak Ağabey, Tiyatrocu arkadaşı babamla konuşacaklar ve benim sınavlara girmeme izin vermesi için onu ikna etmeye çalışacaklar. Sahra odasındaydı. Ben salondaydım ve televizyonu açmadım. Yere yatıp saatlerce ne konuştuklarını duymaya-dinlemeye çalıştım. Arada bir yükselen bağırışlar haricinde hiçbir şey duymadım. Gece iki gibiydi, geldiler eve. Odama koşup uyuyor gibi yaptım. Ertesi sabah annem, babamın sınava girmeme izin verdiğini söyledi. Ardından yaşanan olaylara ve annemin hiç unutmadığım yüz ifadesine baktığımda ise şunu söyleyebilirim: Babam bir şeye izin vermedi. Annem, canı ve evliliği ve boğazından giren lokma pahasına benim o sınava girmemi sağladı. Üstelik dahasını da becerecekti. Anne işte. Annem.
    Biz babama benim ODTÜ’yü kazandığımı hiç söylemedik. Bir şey düşündük annemle. Eğer ODTÜ modtü babama söylersek, konservatuvar sınavını kazansam bile benim o okula girmeme izin vermezdi, beni ODTÜ’ye gönderirdi. Düşündüğümüz şey, babamın beni asla göndermeyeceği bir okulu tercih listesinin başına yazmaktı. Böylece yüreği elvermeyecek ve beni o okula göndermeyecekti. Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler. Bunu yazdık listeye. Öyle ya, oğlu Tunalı’ya gitti diye kıyameti koparan adam onu Kırıkkale’ye göndermezdi. Öyle olmadı, tabii. Gittik, kayıt yaptırdık. Konservatuvar sınavına ise, üç hafta kalmıştı.
    Annem aradı evi, dükkandan. Açtım telefonu.
    Babamın balerin bir müşterisi varmış. Gülay Sargın. Annem gece gizlice Gülay Hanım’ın telefon numarasını almış babamın telefonundan. Hiç sanatçı manatçı tanımıyoruz ki, bana birilerini bulalım da beni sınava hazırlasın. Aramış annem, kadını. Gülay Hanım çok şaşırmış. Çok sevdiği ve dünya tatlısı Cengiz Bey’in oğlu tiyatro sınavlarına mı hazırlanıyormuş? Nasıl şimdiye kadar onun haberi olmazmış? Haa, nasıl yani, gizli gizli hazırlanıyormuş ve Cengiz Bey buna karşı mıymış? Anlıyormuş. Tamam, annem merak etmesinmiş. Durumu anlamış ve kesinlikle anneme yardım edecekmiş. Bir arkadaşı varmış, aslında. Devlet Tiyatroları’nda oyuncuymuş. Konservatuvar’a öğrenci hazırlıyormuş ama çok disiplinli, herkesle çalışmayan, öğrencilerini seçen bir adammış. Yine de adamla konuşup anneme dönecekmiş, önce bir görüşsünmüş. Hah. Aramış adamı. Adam demiş ki, annesiyle görüşmeye ne hacet? Beni çocukla telefonda görüştürün. Öyle demiş, İlhan Kantarcı.
    Annem aradı evi, dükkandan. Açtım telefonu. Az sonra dedi, seni Devlet Tiyatroları oyuncusu bir adam arayacak evden. Konuş onunla. Anne ben nasıl konuşayım adamla? Adam, D e v l e t  T i y a t r o l a r ı   O y u n c u s u. Tanrı, yani. Ben nasıl konuşurum onunla. Konuş dedi, annem ve kapattı telefonu. Çaldı telefon. Açtım ve o güne kadar duyduğum en güzel ses, en düzgün konuşma telefonun diğer ucundan Merhaba Kardeşim, dedi, Ben İlhan Kantarcı. Kekeledim önce. Sonra artık ne dediysem, konu nasıl oraya gelebildi ve ben ne anlattıysam, Tamam, dedi, Salı günü saat 11’de Küçük Tiyatro’da ol, görüşelim.
    Ben Küçük Tiyatro’ya hiç gitmedim. Orada hiç oyun izlemedim. Babam izin vermedi yani. 11’e 5 kala oradaydık. Canım annem benden de heyecanlı. Ben ter içinde. Beklediğimiz kişi ise, hayatımızda ilk kez kanlı canlı göreceğimiz bir tiyatrocu. İnanılmaz karizmatik olmalı. Muhteşem giyinmiş olmalı. Boyu zaten üç metre falandır ve muhteşem sarı saçları, inanılmaz Atatürk mavi gözleri vardır. Yani di mi, sanatçı dediğin alnında ışık falan… Eeeeh. Biz bekliyoruz İlhan Kantarcı’yı, karşıdan da bir adam geliyor. Uzunca boylu, esmer, uzun sakallı, kargo pantolonlu, çekik gözlü bir adamcağız. Yaklaştı, yaklaştı ve Merhaba, dedi, ben İlhan Kantarcı. Buyur etti bizi, tiyatronun idari katına. Boş bir odaya girdik. İlhan Kantarcı, tanıdığım ve sonrasında tanıyacağım hiçbir tanrıya, hiçbir puta, hiçbir DT çalışanına ve hiçbir yaratığa benzemiyordu. Yumuşacık, içten, sakin ve çok ama çok güzel yürekli bir insandı. İnsandı, İlhan Kantarcı. Çok şaşırmıştım. Çok rahatlamıştım. Önce biraz kendimden bahsettirdi bana. Sonra tam üç saat konuştu. Kendi öyküsünü anlattı ve sonra Konservatuvar’ın nasıl bir yer olduğunu, DT’nin nasıl bir yer olduğunu, bu ülkede tiyatro yapmanın ne demek olduğunu, tiyatrocuların nasıl insanlar olduğunu anlattı. Hikaye beklemediğim, tiyatro dediğimde aklıma gelmeyen ne varsa onunla doluydu. Arkadan vurma, yoksulluk, kıskançlık, içki, uyuşturucu, derin bir cahillik, yozlaşmışlık ve yalnızlıktı anlatılan. Üç saat anlattı, Kantarcı. Gerçek olayları, tarihleri ve kişi isimleriyle. Tüm gerçekliğiyle. Dinledim. Reaksiyonlarımı ölçüyor olabilirdi, bu umurumda değildi ve içimden geldiği gibi dinledim. Sonunda tek bir soru sordum: Tüm bunlar, sahneye çıktığınızda, geçmiyor mu ve sahneye çıktığınızda mutlu olmuyor musunuz? Gözlerinin içi güldü. Geçmez olur mu, kardeşim, sahneye çıktığımda hepsi geçiyor ve çok mutlu oluyorum. Tamam, dedim. Ben tiyatrocu olmak istiyorum. Peki öyleyse, dedi. Sen bu sınavı kazanırsın, ben seni bu sınava hazırlayacağım ve karşılığında para pul hiçbir şey istemiyorum. Senden tek bir isteğim var: Sana vasiyetim olsun; ben bir gün ölüp gittiğimde sen, senin karşına tıpkı senin bana geldiğin gibi gelen tiyatrocu olmak isteyen gençlere, onlardan hiçbir karşılık beklemeksizin, el uzatacaksın. Tamam mı, kardeşim?
    İlk tiyatro öğretmenim, İlhan Kantarcı oldu böylece. Ustam. Kazandığım her kuruşta, yediğim her lokmada eli olan insan. Benim o zamanlar tanrı olarak gördüğüm tiyatrocular arasında, tanrı manrı değil, biricik ve çok güzel bir insan. İnsan olmanın değerini ve o benim muhteşem gördüğüm tanrıların rezil rüsva yaratıklar olduğunu bana öğreten, insan.
    Çalıştık sınava. Ne anılar, ne maceralar… Muhteşemdi. İlhan Kantarcı ile o zamana kadarki hayatımın en güzel anları ve babamla o zamana kadarki hayatımın en kötü anıları. Destek, güven, öğreti ve diğer tarafta kötek, öteleme ve örseleme. Ayrıntılar, çalışmalar, anılar, yaşananlar yani her şey burada anlatmayacağım şeyler. Belki başka zaman. Gerek yok yani. Neyse. Sınav zamanı gelip çattığında içim rahattı. Başardığım her işin öncesi ve sonrasında bana kendini hissettiren ve hissettirecek olan o iç rahatlığı.
    Sınav sonucu, bahçede listenin okunması şeklinde açıklanır bizim okulda. Sınav sonucu, listenin okunması şeklinde açıklandığında yıllarca süren mücadelenin ilk hayal kırıklığını orada yaşadım. Listede adım yoktu. Çok sakin karşıladım. İçimdeki kıyameti ve sevinci hiçbir zaman dışa vuramamışımdır zaten. Sonuç açıklandıktan birkaç dakika sonra İlhan Hocayı aradım. Olmadı, dedim. Kazanamadım. Kahkaha attı. Yemezler, dedi. Sonuç açıklanmadan önce hocalar beni aradılar ve teşekkür ettiler, dedi. Sağol İlhan, bize pırlanta gibi bir çocuk yollamışsın, hayırlı olsun, aldık okula dediler, dedi. Hocam, dedim, listede adım yok. Kazanamadım sınavı. İnanmadı. Sen ciddi misin, dedi. Evet, dedim. Kazanamadım. Kapat telefonu, dedi. Aradı iki dakika sonra. İlk kez İlhan Hocanın sesinde o kudretli öfkeyi duydum. Dumbledore gibiydi. Telefonda ona benim sınavı kazandığımı söylemişlerdi ve liste açıklandığında listede adım yoktu. O arada, olan olmuştu. Çok kızgındı. Pazartesi günü, dedi, öğlen Küçük Tiyatro’da ol. Tabii, dedim, olurum Hocam. Eve gittik. Girdim odama ve her zamanki gibi, kedimiz Üzüm’ün odaya girebileceği kadar minik bir boşluk bırakarak çektim kapıyı. Birkaç dakika sonra Sahra hafifçe odanın kapısını araladı. Müthiş bir saygı ve sessizlikle araladı kapıyı. Sanırım ağlıyorum ya da üzgünüm zannediyordu. Ağabey, dedi, ne yapıyorsun? Elimde tiradımın olduğu kitabı tutuyor ve onu okuyordum. Çalışıyorum, dedim. Seneye sınav var, çalışıyorum. Gülümsedi Sahra ve anneme seslendi: Anne, bu oğlan deli ya! Sınavı kaybetmiştim. Yıllarca o anı bekledikten sonra, kaybetmiştim. Ancak çok ama çok daha önceki yıllardan gelen bir alışkanlıkla, mayamda, fıtratımda olan bir alışkanlıkla reaksiyon veriyordum. Yola devam ediyordum. Yıllar sonra şu cümleyle ifade ettiğim alışkanlığımı yaşıyordum: “Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin. Biz hiç vazgeçmedik.”
    Durun durun, yedinci kattayız hala. Gittim ertesi sabah tiyatroya. Çok öfkeliydi İlhan Hoca. Sınavı kazanmıştım ve okula girme hakkımı elimden almışlardı. Bense öfkeli değildim. Kendime güveniyordum, Hocama ise çok ama çok, dünyadaki her şeyden ve herkesten çok güveniyordum. Ona durumu anlattım. Sakince. Babamın şu anki durumdan çok mutlu olduğunu, daha öncesinde yaşadıklarımı, Kırıkkale’ye gitmek zorunda kalacağımı. Her şeyi. Elindeki çay fincanını, sakince, Küçük Tiyatro’nun fuayesinde bugün de hala orada bulunan mermer sehpalardan birinin üstüne koydu. Hayır, dedi. Hiçbir yere gitmiyorsun. Seni Ankara Devlet Tiyatrosu’nda bir oyuna sokacağız. Orada figüran olarak çalışacaksın. Hem sene boyu tiyatronun içinde olacak pişeceksin, hem cep harçlığını kazanacaksın, hem de biraz daha bu ortamı tanıyacaksın. Sonra da sınava hazırlanacağız ve okula gireceksin. Nasıl yani, dedim, Devlet Tiyatrosu’nda sahneye mi çıkacağım? Evet. Babam izin vermez! Nasıl olur? Olur. Ben annenle de konuşacağım, ne gerekiyorsa da yapacağım. Olur.
    Oldu. Ustam ne dediyse oldu.
    Bir sezon. Tiyatroda çalıştığım ilk sezon. Oldu ve neler olmadı ki? İlk kez profesyonel olarak sahneye çıktım. İlk maaşımla çok istediğim ve hiç sahip olamadığım o Nintendo Gameboy’u aldım. Ayrıldık, Handan’la. Zor zamanlardı. Bugün evlendiğim kadınla, karımla, Burçinimle o sezon tanıştım. Muhteşem zamanlardı. Ben yıllar önce zaten koparmıştım -belki de o farkında değildi ve babam da benimle olan ilişkisini bir daha asla düzelemeyecek şekilde kopardı. Annem, yukarda anlattığım her an ve her kavgadan daha zor bir senenin mücadelesini verip bana kol kanat gererken o da babamla olan ilişkisinin düzelmeyecek hale gelişini yaşadı. Tiyatroyu, tiyatrocuları tanımaya başladım. Saçlarımı uzattım. Kendi kazandığım parayı harcadım. Kırıkkale’yi dondurduk ve her gün, her bir gün dışarda rüya evde kabus gibiydi. Ancak ustam ne dediyse oldu. Sınava hazırlanacağımız vakit geldiğinde, ben, dedim, aynı parçalarla sınava gireceğim. Olmaz, dedi, büyük risk. İki sene üstüste aynı parçayla sınava girilir mi? Gireceğim, dedim, ben sınavı kaybetmedim ki. Birilerinin torpili vardı ve adımı oradan çıkarttırıp kendi adlarını yazdırdılar. Kabahatim yok. Peki, dedi ustam. Büyük risk; lakin sen bilirsin. Çok çalışmadık sınava. Birinci aşamadan önceki gün, geçen sene daha iyiydin, dedi ustam. Bu sene çok çalışmadık, streslisin ve son şansın; lakin hazırlıklı ol kaybedebilirsin. Geçen sene daha iyiydin, dedi. Merak etmeyin, dedim, kazanacağım.
    Ayrıntılar, çalışmalar, anılar, yaşananlar yani her şey burada anlatmayacağım şeyler. Belki başka zaman. Gerek yok yani. Neyse. Sınav zamanı gelip çattığında içim rahattı. Başardığım her işin öncesi ve sonrasında bana kendini hissettiren ve hissettirecek olan o iç rahatlığı.
    Kazandım. Öyle fena bir seneydi ki, kazandığımı öğrendiğimde beton gibi oldum. Hayatımın ilk büyük sevincini hiç ama hiç yaşayamadım. Öyle üstüme gidilmişti. Öyle örselenmiştim. Öyle yıpratıcıydı. Hayatımın ilk büyük sevincini hiç ama hiç yaşayamadım. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Anasanat Dalı. Yıllarca beklediğim her şey. Yıllarca sabrettiğim her şey. Sabrım, umudum, hayallerim, hayatım, annemin göz yaşları, dostlarımın sarılmaları, gözlerimdeki ateş. Her şey. Tanrısal bir şeydi sanki. Tanrıların yanında, adeta, yedinci katta olmaktı. Kazandım. Konservatuvar, çocukluğumun geçtiği hayatın en erişilmez, en afilli, en güzel kelimesi.

Kestik! Bu yazıya başlarken, “ikinci kısımda” yani, hazırlık senesini ve ardından konservatuvar yıllarını anlatmayı istiyordum. Lakin yazarken bundan vazgeçtim ve sadece hazırlık zamanlarını anlatmaya ve okulu diğer yazıya saklamaya karar verdim. Çünkü ilk iki yazıda anlattığım, her bir anına minnettar olduğum bu anılar, konservatuvara girişimle birlikte bambaşka bir şeye dönen hayatımdan çok farklı, çok temiz, çok temel deneyimler. Tiyatroculuk maceramın henüz iki kısım ve yedi bölümünü yazıya aktarabildim. Yedinci kat ilk zafer ve tanrı gibi gördüğüm her şeyi aktarıyor size. Cenneti. Burada kesiyorum çünkü sonraki bir sonraki yazı sekizinci kısmı içerecek. Sekizinci katı. Sekizinci kısım bu yazıda olmayı haketmiyor çünkü sekizinci kat, ben orayı cennet zannederken beni yerin dibine sokan kat. Cehennemin sekizinci çukuru. Cehennemin dibinin bir alt katı. Konservatuvar yılları, hayatımın en kötü yılları. Benim tanrı diye gördüğüm her şeyle yüzleşme ve tanrıların aslında rezil rüsva yaratıklar olduğunu anlama zamanlarım. Tanrıların sadece cehennem çukurunda parladıklarını ve esas ışığın insanlıkta olduğunu görme zamanlarım. Bir sonraki yazıda, hayatımın en kötü yıllarını anlatacağım. Bu yazı ise, İlhan Kantarcı’nın anısının ve Nirvana’nın müziğinin ve benim ben gibi, kendim gibi olduğum yılların parıldadığı bir yazı. Her şeyiyle. Bu yazı, o cehennemin anılarını hak etmiyor. Çünkü sonraki dört yıl, benim ben gibi olamadığım bir dört yıl.

Birinci Kısım Buradaydı. Bu da ikinci oldu. Devamı gelecek…

10.590 / K.
Aydın

Reklamlar