tiyatro

Tiyatroculuk Hikâyem, Kısım I

Boncuk boncuk terlediğimi hatırlıyorum. 8 yaşındayken insan, zaten, kendisi boncuk kadardır. Demek ki, kendim kadar ter dökmüşüm sadece bir anda. Sorulan bir sorunun idrakı kadar kısa bir lahzada onca ter. Ne diyeceğimi bilemedim, Günseli İstek bana “Senin öyle bir yeteneğin mi var?” dediğinde. Düşünseli, hareketleniyor…

  • Birinci Anı. İlkokul ikinci sınıftaydım. Yaptığımın meddahlık yahut ortaoyunu kırpıntıları olduğunu bilmeden her boşlukta, her ders arasında sınıf arkadaşlarıma ve bazen -buna turne mi desek?- başkaca sınıflarda taklitler yapıyordum. Her, her şeyin ve herkesin taklidini. Futbol programlarındaki adamların konuşmalarını, Yasemince adlı şovdaki tiplemelerin taklidini, Ankaralı ve orta direk bir ailenin çocuğunun 90’larda erişebileceği uzak ve yakın çevresindeki her şeyin taklidini yapıyordum. İnsanlar gülüyordu. Gülen insanların da taklidini yapıyordum. Derslerim iyiydi ama bana hiçbir şey hissettirmiyorlardı. Hepsi, sadece yapılması söylendiği için yapılması gereken ve devlet dairelerine asılmış-asılması gereken şey ve şeyler gibiydi. Gerçek değillerdi. Okulda ders biter bitmez hemen top oynamaya giden terli oğlan çocukları dışındaki herkese hemen bir şeyler anlatıyor ve oynuyordum. Okuduğum kitaplardan kelimeler kullanıyor ve anneannemin, teyzemin evinden kıyafetler ve şeyler alarak onları da araç edinerek taklitler yapıyordum. Bu, dünyadaki en güzel şeydi. Eve gidip -ah tüm dersleri pekiyi olmanın verdiği o Kemalist vakar için- ödevlerimi tamamladıktan sonra saatlerce Ninja Kaplumbağalarımı ve Batman figürlerimi konuşturuyordum. Terasta top oynarken Beckham ve Weah’ın karşı karşıya geldiği efsanevi maçları kendi kendime yapıyordum. Şut çekmek veya pas vermek değildi aslolan, aslolan o futbolcuların tavırlarını yakalamaktı. Sonra, biz ikinci sınıftayken, Teğmen Kalmaz İlköğretim Okulu pilot okul seçildi ve okullar 5 saatten 6 saate çıkarıldı. Öğretmenim Günseli İstek ise, emekli olmadan önceki son sınıfını, bizi, okutan tecrübeli bir öğretmendi. Geldi bir gün, bize okulun artık 6 saat olacağını anlattı. Ve ekledi, “Ben yıllardır derslerimi 5 saatte anlattım. 6. saate ihtiyacım yok. 6. saatte ne yapmak istersiniz?”. Ah. Bütün sınıf sözleşmişçesine “Batuhan bize taklit yapsın!” dediler. Öğretmenim bana döndü, gülümsedi, “Senin öyle bir yeteneğin mi var?” dedi. Ter içinde kaldım ve “Hayır, hayır” demekle yetindim. Hiçbir hayır, bu kadar evet olamazdı. Öğretmenim, bundan sonra 6. saatlerimizde sınıfa oyunlar hazırlamamı istedi. İlkokul günlerim boyunca izledim, yazdım, oynadım. Öğretmenimin ne kadar öngörülü davrandığını, yıllar sonra anladım. Şanslıymışım.
  • İkinci Anı. Altıncı sınıftaydım. Ortaokula geçme hediyesi olarak annemden Dost Kart istemiştim. Dost Kitabevi’nin, peşin fiyatına altı taksitle kitap almanıza yarayan inanılamayacak güzellikteki kartından. O zaman, ancak, velimin imzası ile alabilirdim. Annem şaşırdı. Ne yani, bisiklet ya da ekşın men tabancası istemiyor muydum? Yoo. Dost Kart. Beni kırmadı annem. Sonra, daldım Tunalı Dost’a. Kitaplar arasında kaybolmuştum. Durdum. Ferhan Şensoy. Hakkında bildiğim tek şey, tiyatrocu olduğuydu. Demek kitapları da varmış. Oteller Kitabı. Bakalım neymiş? Oha. Oha oha oha. Adam yaptığı turnelerdeki tiyatro maceralarını ve turnelerde kaldığı otellerde yaşadıklarını anlatmış. O kitabı gördüğüm an, hayatımın tiyatro macerasında ikinci kez dünyamın dönüştüğü andır. O kitabı var ya, içtim içtim. Onlarca kez okudum. Her bir şehirde yaşadıklarını kendim yaşamış gibi zihnimde canlandırdım ve ayrıntıları doldurdum. O kitapta adı geçen tüm yazarları ve o yazarların tüm kitaplarını okudum. İnanılamayacak kadar muhteşem bir hayattı. Bir hikâyeniz vardı, kendiniz yazmıştınız. Şehir şehir, memleket insanlarına, hikâyenizi oynuyor ve bu durumun iyi ve kötü yanlarını deneyimliyordunuz. Tiyatroculuk. İnanılamayacak kadar çekiciydi benim için. Tutkularımın her yanını dolduruyordu o kitaptaki yaşanmışlık. O kitabı içtim. Daha önceki şuursuz taklitlerim ve eğlencelerim yolunu bulmuştu. Tiyatrocu olmalıydım. Çok şanslıyım. Bu yazıyı yazdığım şu dakikada, o kitaptaki şehirlerin çoğuna turne yapmış bir tiyatrocuyum.
  • Üç. Üçüncü Anı. Yedinci sınıftaydık. Müdür Yardımcımız Faruk Hoca daldı sınıfa. Okulda tiyatro ekibi kurulduğunu ve katılmak isteyenlerin ellerini kaldırmasını istediğini söyledi. Elimi kaldırmadım. Babam beni öldürürdü. Geçen sene tiyatrocu olmak istediğimi söylediğimde üstüme yürümüştü. Puşt pezevenk mi olmak istediğimi söylemişti. Yok. Elimi kaldırmadım. Faruk Hoca, sınıftan çıkmadan bana döndü, “Batuhan seni yazıyorum.” dedi. Yalvardım. Beni yazmaması için yalvardım. Babam beni öldürürdü. Beni dinlemedi. Okuldan çıktım eve gittim. Akşam babam geldi. Beni öldürecek gibi bakıyordu bana. Meğer ben derdimi anlatınca, Faruk Hoca ve sınıf öğretmenimiz Alev Hoca, bizim çiçekçi dükkanına gitmişler de babamı azarlamışlar. Böyle yetenekli bir çocuğu nasıl engelleyebileceğini, bunu yapmaya ne hakkı olduğunu sormuşlar. Babam mecburen -sırf onlara rezil olmamak için- benim ekibe katılmama izin vermiş. Bana nasıl nefretle baktığını hiç unutmayacağım. Ekibe katıldım. O zaman DTCF Tiyatro Bölümü öğrencileri olan Fatih Al ve Tuğrul Şenol Önsel adlı ağabeyler bizi çalıştırmaya geldiler. Turgut Özakman’ın Ah Şu Gençler adlı oyununu oynadık. Bu dört insanın desteğiyle ilk kez gerçek bir tiyatro oyununda yer aldım. Yarışmada şehir ikincisi olduğumuzu, AST’ın bana oyunculuk teklifi getirdiğini ve Fatih Ağabey’in bunu reddettiğini, henüz zamanı olmadığını söylediğini hatırlıyorum. İnanılmaz bir deneyimdi. Sahnede, hiç ama hiçbir zaman mutlu olmadığım kadar mutlu olduğumu hatırlıyorum. Orası benim, evimdi. Yerimdi. Bu dört insan hayatıma girmese ve mücadeleme sırt vermese, bugün mutsuz bir insandım.
  • Dördüncü. Lisedeydim. Çankaya Anadolu Lisesi – Almanca şeklinde bir okul kazanmış ama babamla binlerce kavga ederek o dört senelik okula gitmemiştim. Onun yerine Reha Alemdaroğlu Lisesi adlı düz liseye kayıt yaptırmıştık, okullar başladıktan bir hafta sonra. Babamla aram artık düzelemeyecek kadar kötüydü. Bense odasının bir duvarı tamamen kütüphane haline gelmiş, aklı yüreği tamamen tiyatroda, gizlice kasetten oyunlar dinleyen ve cdlerden oyunlar izleyen, tiyatroya gitmesi yasak ama her an tiyatro için nefes alan bir çocuktum. Zihnim yitmişti. Okul başladı. Gerçi yani zaten, başlamıştı ve ben eklendim. Kısa zamanda hocalar benim ne yapmak istediğimi anlamıştı. Okulumuzun son derece kaba ve her şeye kapalı olduğunu sandığımız müdürü Demir Bey, Edebiyat Öğretmenlerimiz Hasan Ali Hoca ve Birsel Hoca’nın bana olan inancına ikna olmuştu. Sahne falan yoktu ama sene sonunda kendi yazdığım, kendi yöneteceğim ve ekibimi kurabileceğim bir tiyatro gösterisini kantinde sergilememe izin vermişti. Kantinimiz kocamandı, çalışkanlığımız onları oraya bir yükselti yaptırmaya yetecek kadar ikna ediciydi. Fizik, Kimya, Biyoloji derslerim inanılmaz kötüydü. Bu derslerin sınav kağıtlarını Dişa doldururdu. Diğer derslerde ise, çalışmadan muhteşemdim. Bütün, bütün enerjim ise oyunumuzdaydı. Hocalar provaya katılıyor ama sadece gözlemcilik yapıyorlardı. Müzik öğretmenimiz de dahil olmak üzere güzel bir ekiple bir yıl sonu gösterisi hazırlamıştık. Mesele ne oynadığımız, nasıl oynadığımız değildi. Mesele, koca bir okulun öğretmeni ve öğrencisiyle benim bir ekibin başında tiyatro yaptırma kabiliyetime destek olmasıydı. Bunu yapmasalardı, asla devam edemezdim.
  • Bir de Beşinci Anı var. Ferhan Şensoy ile bir araya gelişim ve onun bana tiyatrocu olmam için verdiği bir öğüt. Bunu, son yazıda anlatacağım. Henüz beklemeli.

Tabii babamdan gizli böyle bir şey yaptığım da ortaya çıkınca, o gösteriden sonra Konservatuvar’a girene kadar tek bir oyun bile izleyemedim. Babam bulduğu tiyatro kitaplarımı çöpe atıyordu. Nejdet Hoca’nın inanılmaz desteği ve Candeniz’in kardeşten öte gücü yanımda olmasa o yıllar daha da zor geçerdi. Sonra, nihayet, ÖSS yılı ve Konservatuvar sınavı zamanı başladı. O hikâye, bir sonraki yazının hikâyesi.
Bu hikâyede bu viran Ortadoğu memleketinde bir çocuğun nasıl sanatla ilgilenmeye başladığı ve tüm zorluklara dayanma gücünü nerden aldığı anlatıldı. Yoksa “Neden Tiyatro?” sorusunun tek bir dürüst cevabı vardır: Alkışlanmak için. Diğer cevapları veren yalancılara inanmayın. Tek mesele alkışlanma isteği. Bunun da öyle kutsal bir yanı yok. Fakat her bir tiyatrocumuz için benzersiz ve kutsal olan bu yola nasıl çıktığımız ve devam edecek gücü nereden bulduğumuz. Çünkü böylesine bir ülkede, zor ekonomik ve ailevi ve dahi toplumsal şartlarda Tiyatro gibi bir sanatın icracısı olmak gerçekten bir kahramanlık hikâyesidir. Tüm kardeşlerim için bu böyle. Ben hayatımın tutkusuna ilk adımlarımı böyle attım ve bu beş anı sayesinde bu yola tutundum. Çok zordu. Çok ağladım. Babamla baba-oğul ilişkisini kendi ellerimle ve düzelmemecesine yıktım. Yalnız kaldım. Aşağılandım. Çok ama gerçekten çok ağladım. Ancak yürüdüm. Çünkü tiyatro ilk aşkımdı. En büyük tutkumdu. Bir hikâyem var ve hikâyem bitmedi. Bu hikâyemi tüm memleketime anlatmak istiyorum. Oynamak istiyorum. Çünkü tiyatro, insanları bulundukları hayattan bir oyun süresi boyunca uzaklaştıran ve onlara umutlanmak için bir neden verebilecek bir büyüdür. Çünkü hayatlarımız iğrenç. Tiyatro, benim için bu iğrenç hayata devam etmek için tek umut. Yolculuğum işte böyle başladı.

Devamı gelecek…

10.173 / K.
Van

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s