10.122

Ne önümde medrese duvarı
ne de arkamda çarşı; zaten ne çarşısı?
Yola çıkarken babam bile arkamda olmadı.
Lakin yürüdüm.
Susarak, sarılarak, arkada kalarak yürüdüm.
Yarak kürek yürüdüğüm de oldu tabii.
Lakin yürüdüm.
Sadece yürüdüğümde karşıma çıktı, gerçek şeyler.
Buldum sanıp da durur olunca,
hemen oracıkta yitiverdi şey ve şeyler.
Şarkıları, ikindi esintilerimi, ölememelerimi önüme kattım.
Yürüdüm.
Yare, perdeye, o beldeye varmak için,
yari, perdeyi, evi ve şehri arkamda bıraktım yürüdüm.
Bilirim ki durduğum gün, hepsi puslanacak gözüm önünde gündüz vakit.
O vakit, yürürüm. Yari, yareni, hayali, periyi ancak bu yolda bulurum.
Antik Yunan tanrıları, yolun çok gerisinde kaldı,
azgın Kürt tanrıları, şimdi, beni Cermen tanrılarına kaptırmamaya kararlı.
Bense hepsini azad ettim kendi cehennemimden. Hesap-kitap tutmam ben.
Ne önümde Odin
ne de arkamda ateş gözlü Arap İlahı; zaten ne tanrısı?
Yola çıkarken babam bile arkamda olmadı.

K.

 

Reklamlar

Avutulmamış Çocuklar

“Adamım yalnız kaldı sahnede; yalnız yalnız adamlardır tiyatro”

Ferhan Şensoy (İçinden Tramvay Geçen Şarkı)

Tiyatronun ne olduğu ve hiç yoktan yere insanların neden tiyatro yapmaya yöneldiği, bir sürü insanın kafasını yormuştur. Herkes biraz meşrebince biraz da gözlediğince yanıtlar bulmuş bu muammaya. Bugün de ben vereyim bir yanıt. Neden olmasın yani? Burası da işte, kendi kendime takıldığım, bir kuytu ne de olsa. Tiyatro, avutulmamış çocuklardır. Nasıl mı? Başlayalım.

Alkışlanmak için yaparız biz tiyatroyu. Onaylanmak var, beğenilmek var ve sevgi var alkışın içinde. Tüm çabamız o biricik an içindir. İşte bunun altında yatana yanıt vermiş bir sürü büyüğümüz. Şimdi 14 yıldır ülkemizde sahneye çıkan, 70’ten fazla ile turne yapmış, oyunlar oynamış ve yazmış ve yönetmiş genç bir tiyatrocuyum. Bu küçük yaşanmışlığa sığınarak bir şeyler yazmak istedim bugün. En iyi bilidğim şeye, kendi hikâyeme bakıyorum. Çocukluğum boyunca evde kopan kavga gürültü ortamı, onaylanmamışlıklar ve hep bir kendini açıklama ihtiyacı. Karın ağrıları. Bazen de kalp çarpıntıları. Sonra sonra insanlara bunu anlatmak için kullandığım taklit yapmalar, minik minik gösteriler ortaya çıktı. Farkettim ki, ben derdimi bu şekilde anlattığımda beni onaylıyorlardı. Yüzleri gülüyordu; dahası bazı düşünmemişliklerine dikkat çekiliyordu. Eh, ben ne bileyim o zaman okulda yaptığım bu minik gösterilerin bir çeşit meddahlık bir tür sahne oyunu olduğunu. Sonradan anladım. Tiyatroyla ve tiyatro kitaplarıyla tanıştığımda anladım. Alkışlanmak, işte o eski hallerin yara bandıydı önceleri. Avutulmamışlığa uçucu bir merhem.

Peki yani ne çıkaracağız bundan? Tiyatro dediğin bir grup sinir bozucu ve eksik sevilmiş hastanın kendi kendini avutması mıdır? Elbette, hayır. Avutulmamış çocuklardır tiyatro, derken bahsettiğimiz bu yol daha güzel bir yol. Hem kendimden hem okullara yetiştirdiğim öğrencilerimden hem de etrafımdaki tiyatroculardan bir tanesi bile çok mutlu ve sağaltılmış, avutulmuş çocukluklara sahip değil. Bu kısmı böyle. En mutlu olanı bile aşamadığı bir avutulmamışlığı nedeniyle kendini ifade etmek için bu yola girmiş. Ancak dünyaca ünlü psikiyatrist ve yazar Alice Miller’ın dediği gibi, sanat kendi geçmiş acılarımızı onarmak için kullandığımız bir terapi değildir. Çünkü geçmiş acılarımız hiç geçmez. Onları iyileştiremeyiz. O olaylar ve o insanlarla asla barışamayız. Ancak helalleşebiliriz onlarla. Onların yasını tutabilir, onların farkında olabilir ve onlardan yeni yeni yollar yaratabiliriz. İşte o zaman sanat üretmeye başlarız. Kendimizi avutmayız sanatla, tiyatroyla. Avutamayız da. Bunu yapmaya çalıştıkça dibe düşen çok insan gördüm. Sanat ancak avutulmamışlığını çok iyi tanımak ve insanlara avutulmamış çocukların hikâyelerini anlatarak onlarda sevgi yaratmak için var. Biz avutulmamış çocuklar, tiyatro yaparak ancak sakin kalabilir ve ancak bu yolla insanlarda duygudaşlık yaratabiliriz. Tiyatromuz yoluyla, “Ey insan kardeşim, bak çocuğunu örseleme, karşındakini öteleme ve sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san!” diyebiliriz. Tiyatrocu, kendiyle yüzleşmeye cesareti olan, sonra bunun yasını tutan ve insanlar için -kendi için değil- tüm insanlar için bir cümle söz söylemeyi ve kendini dinletmeyi becerebilen kişidir yani. Ancak o zaman sanatçıdır. Hiç avutulmayacak ve avutulmamış çocuklardır işte böylece tiyatro. Başka çocuklar huzurla uyusun diye anlatılan masallardır işimiz gücümüz.

Nereden mi çıktı bunlar?  Yarın, şimdiye dek beni en çok heyecanlandıran işin bu sezonki ilk günü. Hem çok gergin hem de heyecanlıyım. Yıllarca kendimi keşfetmek ve benden üretilip insanımıza varacak sanatın ucunu yakalamaya çalıştım. Şimdi yarın başlayacak derslerimizle ben, kendi avutulmamışlığımı sağaltmayacağım ama avutulmamışlığı iyi bilen biri olarak kardeşlerimize o sözü söyleyeceğim: “Sen sana ne sanırsan, ayruğa da onu san!”

Çünkü bir çocuğun başını okşamamak, onu ihmal etmek, çocuğu öteki etmek ve dışlamak her zaman bir sanatçı yaratmayabilir. Avutulmamış çocukların en şanslıları ve en iyi yüreklileridir sanatçılar. Ancak avutulmamış bir çocuk, büyüdüğünde bazen bir tecavüzcü, bazen bir seri katil, bazen bir diktatör olabilir. Ve tiyatro, kardeşlerimiz avutulsun diye benim elimden gelen en güzel şey. Tüm kusurlarıma ve avutulmamışlığıma rağmen.

Suriyeli Bir Çocuk İçin

Bir mucizeden, bir gözyaşından ve asla unutmayacağım bir gülümsemeden bahsedeceğim bu gece. Hiç unutmamak için.

Fena halde dizim kaşınıyordu. Van DT ekibi olarak Ankara’dayız. Malumunuz, festival zamanı. Ziraat Sahnesi’nde oyunumuz vardı, bugün. Oyun sonrası ekiple Hacıbaba’da biraz vakit geçirdikten sonra dedim ki, Caribou’dan bi’ kahve alayım da geçeyim yeniden tiyatroya. Kahvemi aldım ve Anıl aradı. Dur, dedi, ağabey. Yağmur ile geliyoruz. Biz de kahve alalım birlikte geçeriz. Eh, neden olmasın? Geldiler ve kahvelerini almak üzere girdiler içeri. Dizim dehşetle kaşınıyordu. Dizimi kaşıyıp Galatasaray formamla caka satarak kahvecinin önünde dingildemeye devam ettim.

Suriyeli bir çocuk gülümseyerek bana doğru yürümeye başladı. Bilen bilir, Suriyelileri kardeşimiz olarak görüyor ve her fırsatta onlar için bir şeyler yapmaya çalışıyorum. VE bu güzel sandığım cümle bile yaşadığım şey karşısında beni kurtarmaya yetmedi. Çocuk yaklaşınca en ‘iyi’ hamlemi yaptım: Cebimdeki bir liraya attım elimi ama o küçük çocuk bunu umursamaksızın siyah torbasından bir paket kağıt mendil çıkardı ve pakedi açtı. Gülümseyerek pakedin içinden bir mendil çıkardı ve ben ne olduğunu anlamadan önce Arapça bir şeyler söyledi. Anlamadım. Efendim? dedim Ve cevap olarak sadece dur, dedi. Elindeki peçeteyle zaten minicik olan boyuyla dizleri üstüne eğildi ve bacağımı silmeye başladı. Bacağım dehşetle kaşınıyordu. Meğer kanatmışım. Suriyeli kardeşim elleriyle kanımı silerken utançla bir lirayı cebime koydum. Nereli olduğunu sordum, sohbet açılsın diye. Suriyi dedi, kırık konuşmasıyla. Kaç yaşındasın? Yedi. Dizimi silmeye devam ederken kağıt mendil pakedinin yapışkan kapağını yerinden söktü, bir parça mendil kopardı ve o mendil ile yapışkandan bana yara bandı yapmaya çabaladı. O küçücük yapışkan, kağıt mendili tutmadı tabii. Gülümsedi ve olmadı, dedi. Bacağımı gösterdi. Ne olduğunu sordu Arapça. Bu sefer anladım ve kaşıdım, dedim. Kaşını gösterdi benim canım kardeşim. Yok, dedim, bir elimle diğer elimi kaşıma hareketi yaptım ve anladığını belli eder bir sesle elindeki bir yarayı gösterip kaşıma hareketi yaptı. Anlaştık. Tekrar sildi yaramı ve kalan kağıt mendilleri olduğu gibi bana verdi. Baktı bana, gülümsedi, bekle iyi olacak, dedi ve yürümeye başladı. Tam giderken gönlünden ne geçtiyse dönüp baktı ve yeniden karşılıklı gülümsedik. İçimden hüngür hüngür ağlamak geçerken belki de uzun süredir olmadığı kadar dehşetli bir sıcaklıkla gülümsedim ona. Yürüdü, gitti.

Geçenlerde Twitter’da bahsetmiştim. Hem bize Çocuk Tiyatrosu deneyimi olsun hem de iyilik yapalım diye, Temmuz ayında, Suriyeli Mülteci Çocuklarla tiyatro yapacağız. İçimdeki sıcaklığı, sevgiyi, acımaksızın içimde biriken o destek olma ihtiyacını belki yazarak anlatamam; ben yazar değilim. Lakin ben bu yaz, ne tiyatro ne de iyilik için yapacağım bahsettiğim çalışmamızı. Ben bu yaz, bugün bir iyilik karşısında ne yapacağımı bilemediğim için, mutluluktan ağlayamadığım için ve aklımdan asla çıkmayacak olan o muazzam gülümseme için Suriyeli kardeşlerimle oyunlar oynayacağım.

K / 10.605

Tiyatroculuk Hikâyem, Kısım II

Kimse için yazılan şeyler bunlar ve belki de bu sitedeki her şey. Benim sınırlı-sorumlu hayatım, kişisel maceram ve sıradan fikirlerim o kimse dışında kimse için ilgi çekici olmayacaktır. Ben öldüğümde benimle konuşmayı özleyen bir eski dost veya geride bırakılan bir evlattan başka kimse bunları okumaya can atmayacaktır. İşte bu ahval ve şerait içinde bile anlatmak istediğim şey ve şeyler var. Yazmak, benim bu yükü taşıma yöntemlerimden biri. Devam etmek için desteklenmesi gereken zayıf yönlerimden biri. Hadi şerit değiştirelim.

Konservatuvar. Kemalizm Çankaya’sında, 90’larda çocukluğunu yaşayan ve orta sınıftan hayalperest genç bir anne ile hayatın gerçeğine küçükken yenilmiş genç bir baba tarafından yetiştirilen bir çocuk için çok ama çok afilli bir kelime. Tiyatrocu olmak istiyordum. Bunu keşfetmiş olmanın ağırlığı ve bedelleri ile 17 yaşıma kadar gelmiş -aslında 17 yaşıma kadar beklemiştim. “Her mahallenin ötekisiyim” dediğim beklemenin ilk aşaması bitmişti. Şimdi ‘daima içinde olmayı hakettiğime kendimi inandırdığım’ konservatuvara girme zamanıydı. Lisenin son sınıfı, üniversite sınavı yılı ve Konservatuvar hayali ana temamız. Artık boncuk boncuk değil, kiloyla terliyordum. Kendinden farklı olana hunharca vicdansız davranan lise talebelerinin altında psikolojik olarak eziliyordum. Babamın psikolojik ve fizyolojik şiddeti çatısı altında bekliyor ve bekliyordum. Bu beklemenin bende yarattığı iki ucu aynı anda yaşıyordum. Sürekli bastırılan öfkenin getirdiği stres bozukluğu ve baskı gördükçe rahatlamak için yaptığım sürekli yemek yeme eyleminin verdiği aşırı kilo madalyonun bir yüzü. Diğer yüzde ise dehşetli bir umudun, sanatsal bir kıpırtının ve mücadele arzusunun getirdiği yaratıcı düşünceler, sosyal beceriler ve özgüven. Tüm bunları aynı anda yaşamak ve bunu tek bir ehil kişinin bir el uzatışından bile yoksun halde sürdürmek, gerçekten, deneyimdi. Şu anda anılar ve görüntüler üstüme hızla ve dağınık şekilde düşüyor. Düşünseli karmakarışık. Önce sakinleşmeli ve acele etmeden anlatmalıyım. Bi’ saniye…

Hah, tamam.

  • 6 (Altı). “I need an easy friend”
    Nirvana ile tanıştığım bahardı. Unplugged konserin melankolisi, Nevermind’ın cesareti ve In Utero’nun sertliği muhteşemdi. Sırf eğlence olsun diye okula ve babamın zoruyla dershaneye gidiyordum. Okul ve dershane dışındaki vakitlerde kız kardeşime bakıyor, hiç ara vermeden okuyor ve kotlarımın dizlerini yırtıyordum. Handan yanımda duruyor, Candeniz arkamı kolluyor ve Nejdet Hoca gözümdeki ateşe inanıyordu. Çok afilli bir bahardı.
    Lisedeki en rahat senemdi belki de. Çünkü ilk iki sene beni yok etmek isteyen çocuklar, artık “bi’ değişik” olduğuma ve onların hayatıyla hiçbir alakam olmadığına artık inanmış ve beni kendi halime bırakmışlardı. Onlara zarar vermeyeceğimden emin olmuşlardı ve zaten anlattığım hiçbir şey onları ilgilendirmiyordu. Almanya’dan gelen akrabanın getirdiği ve ne işe yaradığı anlaşılmadığı için çöpe atılmış bir armağan gibiydim okulda. Dershaneye gitmemek için babama yalvardım. Tiyatrocu olmak istediğimi, bunun dershaneyle alakası olmadığını, ‘normal’ bir üniversite kazansam da onu okumayacağımı ve dershaneye verilecek paranın ailemize büyük yük olacağını anlattım. O parayla ailemiz biraz daha rahat yaşayabilirdi. Ancak dershane, babamın otoritesini göstereceği bir başka göstergeydi. Gidilmesi gerekiyordu, gidildi. Fakat ah ben ve benim kelimelerim. Dershaneye gitmek, bir anda bir başka özgürlük alanına dönüştürülebilir göründü. Ben de kelimelerimi kullandım. Hocaları, idarecileri ve arkadaşlarımı onların öyküsünün bir parçası olmadığıma, o oyunu oynamadığıma ve eğer yoluma engel olmazlarsa benimle eğlenceli vakit geçirebileceklerine ikna ettim. Sonuçta, dershane vakitleri kocaman bir partiye dönüştü. Dilediğinde geçirilen eğlenceli vakitler. Zira öğrettiklerini söyledikleri derslerin sözel olanlarında bir mucize gibiydim ve matematikte de gerektiği kadar iş görürdüm. Çalışmak için bile çalışmaksızın güzel vakit geçiriyordum. Çok sevdiğim Ankara, beni kendim gibi kabullenen genç insanlar ve onların arasındaki “konservatuvara girmek isteyen havalı çocuk” rolü. Bunlar güzel şeyler. Tabii işte bir de ev hayatı var. Günler, sürekli dönen bir vantilatörün esintisi bana gelsin diye tam aksi istikamete doğru seğirtmek gibiydi evde. Annem, kendini paralıyordu. Annemin gençliğinin o stres yüzünden yok olduğu yıllar diyebilirim. Babamsa, beni paralıyordu. Tiyatro kitapları okumak, arkadaşlarla vakit geçirmek, ders çalışmak “bahanesiyle” odamda durmak, ders çalışmayıp salonda durmak, evde gıcık gıcık gezinmek, evde gıcık gıcık oturmak, kız kardeşimle eğlenip gürültü yapmak ve kız kardeşimle kavga edip gürültü yapmak ve tek başına sessiz durmak yasaktı. Tiyatro izlemek kesinlikle yasaktı, tiyatrocu olmak istemek “puşt-pezevenk olmak” demekti ve tiyatro oyunları okurken yakalanırsanız başınız belada demekti. Annem geceleri, babam uyuduktan sonra, bana sıcak süt hazırlardı. Kız kardeşim her ağladığımda bana sarılırdı. Işık babamın odasına gitmesin diye -21. yüzyılda- mum ışığında, yatak ile baza arasındaki demire sıkıştırarak gizlediğim tiyatro kitaplarımı okurdum geceleri. Nirvana ile tanıştığım bahardı. Beklemiştim. Vakti ve içimi doldurmuş ve tiyatrocu olmak için Konservatuvar’a girmek üzere baharın ve yazın sonuna yürüyordum. Tek bir “ayrıntı” vardı, yıl boyunca aklıma takılan. Konservatuvar’a nasıl giriliyordu? Yani tamam, her şey tamam. Tamaaam. Her yerde bu işin havasını da atıyorduk, tamam. Cefası bizden sorulurdu, tamam. Peki bu Konservatuvar neresi? Nerede bu okul? Nasıl giriliyor o okula, kardeşim? Ne yapmak gerekiyor? Meğer çok mu hayalperest ve inanılmaz mı yalnızmışım. Oh. Muhteşem. Afilli bir bahardı.
  • Yedinci Kat: Tanrılar
    Saçımı altıya vurdurdum. Okul bitmiş, dershane uzatmaları oynuyordu. Üstelik kimse, bu vurduruşun psikolojik bir yokuş aşağı vurduruş olduğunu bana söylememişti. Nirvana dinleyen, Ferhan Şensoy anlatan, Harry Potter işaretini duvarlara çizen çocuk, birden saçlarını kestirmişti. Allahtan kafa yapısı güzelmişti. Yoksa yakışmazmıştı. Öyle ya, kemik güzelliği Kemalist mahalle için hep önemli olagelmiştir. Saçlar kısalıyor ve soru işaretinin kuyruğu uzuyordu. Konservatuvar’a girmek için ne yapmam lazım? Hangi okula girmek istiyordum, sorusunun cevabı netti. Ortaokulda okuduğum “75 Yılında Türk Tiyatrosu” adlı ansiklopediden anladığım, sezdiğim, hissettiğim kadarıyla ait hissettiğim tek yer, Ankara Devlet Konservatuvarı idi. Artık adının başına, Hacettepe eklenmiş olan o okula. Annem okulu aramış. Canım benim. Öğrenmiş ki, okul sınavları Ağustos ayının sonunda. İki aşamalı yetenek sınavlarıymış bunlar. Bu sınavda başarılı olmak için en az iki tane tirad(?) hazırlamak, bir şiir hazırlamak, şarkı söylemek, dans etmek, diksiyonu iyi olmak ve jüri ile sohbet şeklinde geçen mülakkatta başarılı olmak lazımmış. Eh. Hepsini anladık hacıbaba, tamam, anladık. Peki ben bunları nasıl yapacağım? Nasıl hazırlanmak lazım bu sınava?
    Üniversite sınavı kazanıldı. ODTÜ Uluslararası İlişkiler. Amenna. Tercihlere kadar olan süre de, bizim çiçekçi dükkanında zorla çalıştırılarak eda edildi. Üniversite sınavı tercihleri haftası, konservatuvar sınavına başvuru haftası, babamla en büyük kavganın verilme haftası. Önce gecelerden bir gece ve gecenin bir körü. Nedeni, niçini bende namevcut. Bildiğim tek şey, düşünseline akan tek görsel babamın mutfakta beni dövmek üzere üzerime yürümesi, kesinlikle net hatırlayamadığım haliyle ya benim ya da babamın elinde bıçak olması, babamın bana vurması ve annemin araya girmesi. Ardından ertesi gece. Gecelerden ikinci gece ve gecenin bilmemkaçı. Annem, alt komşumuz Yeşim Teyze ile konuşmuş. Oğlu Burak Ağabey, Konya Konservatuvar’da Opera okuyor. Tiyatrocu arkadaşları var. Babamı evlerine davet ettiler. Amaç, iki anne, Burak Ağabey, Tiyatrocu arkadaşı babamla konuşacaklar ve benim sınavlara girmeme izin vermesi için onu ikna etmeye çalışacaklar. Sahra odasındaydı. Ben salondaydım ve televizyonu açmadım. Yere yatıp saatlerce ne konuştuklarını duymaya-dinlemeye çalıştım. Arada bir yükselen bağırışlar haricinde hiçbir şey duymadım. Gece iki gibiydi, geldiler eve. Odama koşup uyuyor gibi yaptım. Ertesi sabah annem, babamın sınava girmeme izin verdiğini söyledi. Ardından yaşanan olaylara ve annemin hiç unutmadığım yüz ifadesine baktığımda ise şunu söyleyebilirim: Babam bir şeye izin vermedi. Annem, canı ve evliliği ve boğazından giren lokma pahasına benim o sınava girmemi sağladı. Üstelik dahasını da becerecekti. Anne işte. Annem.
    Biz babama benim ODTÜ’yü kazandığımı hiç söylemedik. Bir şey düşündük annemle. Eğer ODTÜ modtü babama söylersek, konservatuvar sınavını kazansam bile benim o okula girmeme izin vermezdi, beni ODTÜ’ye gönderirdi. Düşündüğümüz şey, babamın beni asla göndermeyeceği bir okulu tercih listesinin başına yazmaktı. Böylece yüreği elvermeyecek ve beni o okula göndermeyecekti. Kırıkkale Üniversitesi Uluslararası İlişkiler. Bunu yazdık listeye. Öyle ya, oğlu Tunalı’ya gitti diye kıyameti koparan adam onu Kırıkkale’ye göndermezdi. Öyle olmadı, tabii. Gittik, kayıt yaptırdık. Konservatuvar sınavına ise, üç hafta kalmıştı.
    Annem aradı evi, dükkandan. Açtım telefonu.
    Babamın balerin bir müşterisi varmış. Gülay Sargın. Annem gece gizlice Gülay Hanım’ın telefon numarasını almış babamın telefonundan. Hiç sanatçı manatçı tanımıyoruz ki, bana birilerini bulalım da beni sınava hazırlasın. Aramış annem, kadını. Gülay Hanım çok şaşırmış. Çok sevdiği ve dünya tatlısı Cengiz Bey’in oğlu tiyatro sınavlarına mı hazırlanıyormuş? Nasıl şimdiye kadar onun haberi olmazmış? Haa, nasıl yani, gizli gizli hazırlanıyormuş ve Cengiz Bey buna karşı mıymış? Anlıyormuş. Tamam, annem merak etmesinmiş. Durumu anlamış ve kesinlikle anneme yardım edecekmiş. Bir arkadaşı varmış, aslında. Devlet Tiyatroları’nda oyuncuymuş. Konservatuvar’a öğrenci hazırlıyormuş ama çok disiplinli, herkesle çalışmayan, öğrencilerini seçen bir adammış. Yine de adamla konuşup anneme dönecekmiş, önce bir görüşsünmüş. Hah. Aramış adamı. Adam demiş ki, annesiyle görüşmeye ne hacet? Beni çocukla telefonda görüştürün. Öyle demiş, İlhan Kantarcı.
    Annem aradı evi, dükkandan. Açtım telefonu. Az sonra dedi, seni Devlet Tiyatroları oyuncusu bir adam arayacak evden. Konuş onunla. Anne ben nasıl konuşayım adamla? Adam, D e v l e t  T i y a t r o l a r ı   O y u n c u s u. Tanrı, yani. Ben nasıl konuşurum onunla. Konuş dedi, annem ve kapattı telefonu. Çaldı telefon. Açtım ve o güne kadar duyduğum en güzel ses, en düzgün konuşma telefonun diğer ucundan Merhaba Kardeşim, dedi, Ben İlhan Kantarcı. Kekeledim önce. Sonra artık ne dediysem, konu nasıl oraya gelebildi ve ben ne anlattıysam, Tamam, dedi, Salı günü saat 11’de Küçük Tiyatro’da ol, görüşelim.
    Ben Küçük Tiyatro’ya hiç gitmedim. Orada hiç oyun izlemedim. Babam izin vermedi yani. 11’e 5 kala oradaydık. Canım annem benden de heyecanlı. Ben ter içinde. Beklediğimiz kişi ise, hayatımızda ilk kez kanlı canlı göreceğimiz bir tiyatrocu. İnanılmaz karizmatik olmalı. Muhteşem giyinmiş olmalı. Boyu zaten üç metre falandır ve muhteşem sarı saçları, inanılmaz Atatürk mavi gözleri vardır. Yani di mi, sanatçı dediğin alnında ışık falan… Eeeeh. Biz bekliyoruz İlhan Kantarcı’yı, karşıdan da bir adam geliyor. Uzunca boylu, esmer, uzun sakallı, kargo pantolonlu, çekik gözlü bir adamcağız. Yaklaştı, yaklaştı ve Merhaba, dedi, ben İlhan Kantarcı. Buyur etti bizi, tiyatronun idari katına. Boş bir odaya girdik. İlhan Kantarcı, tanıdığım ve sonrasında tanıyacağım hiçbir tanrıya, hiçbir puta, hiçbir DT çalışanına ve hiçbir yaratığa benzemiyordu. Yumuşacık, içten, sakin ve çok ama çok güzel yürekli bir insandı. İnsandı, İlhan Kantarcı. Çok şaşırmıştım. Çok rahatlamıştım. Önce biraz kendimden bahsettirdi bana. Sonra tam üç saat konuştu. Kendi öyküsünü anlattı ve sonra Konservatuvar’ın nasıl bir yer olduğunu, DT’nin nasıl bir yer olduğunu, bu ülkede tiyatro yapmanın ne demek olduğunu, tiyatrocuların nasıl insanlar olduğunu anlattı. Hikaye beklemediğim, tiyatro dediğimde aklıma gelmeyen ne varsa onunla doluydu. Arkadan vurma, yoksulluk, kıskançlık, içki, uyuşturucu, derin bir cahillik, yozlaşmışlık ve yalnızlıktı anlatılan. Üç saat anlattı, Kantarcı. Gerçek olayları, tarihleri ve kişi isimleriyle. Tüm gerçekliğiyle. Dinledim. Reaksiyonlarımı ölçüyor olabilirdi, bu umurumda değildi ve içimden geldiği gibi dinledim. Sonunda tek bir soru sordum: Tüm bunlar, sahneye çıktığınızda, geçmiyor mu ve sahneye çıktığınızda mutlu olmuyor musunuz? Gözlerinin içi güldü. Geçmez olur mu, kardeşim, sahneye çıktığımda hepsi geçiyor ve çok mutlu oluyorum. Tamam, dedim. Ben tiyatrocu olmak istiyorum. Peki öyleyse, dedi. Sen bu sınavı kazanırsın, ben seni bu sınava hazırlayacağım ve karşılığında para pul hiçbir şey istemiyorum. Senden tek bir isteğim var: Sana vasiyetim olsun; ben bir gün ölüp gittiğimde sen, senin karşına tıpkı senin bana geldiğin gibi gelen tiyatrocu olmak isteyen gençlere, onlardan hiçbir karşılık beklemeksizin, el uzatacaksın. Tamam mı, kardeşim?
    İlk tiyatro öğretmenim, İlhan Kantarcı oldu böylece. Ustam. Kazandığım her kuruşta, yediğim her lokmada eli olan insan. Benim o zamanlar tanrı olarak gördüğüm tiyatrocular arasında, tanrı manrı değil, biricik ve çok güzel bir insan. İnsan olmanın değerini ve o benim muhteşem gördüğüm tanrıların rezil rüsva yaratıklar olduğunu bana öğreten, insan.
    Çalıştık sınava. Ne anılar, ne maceralar… Muhteşemdi. İlhan Kantarcı ile o zamana kadarki hayatımın en güzel anları ve babamla o zamana kadarki hayatımın en kötü anıları. Destek, güven, öğreti ve diğer tarafta kötek, öteleme ve örseleme. Ayrıntılar, çalışmalar, anılar, yaşananlar yani her şey burada anlatmayacağım şeyler. Belki başka zaman. Gerek yok yani. Neyse. Sınav zamanı gelip çattığında içim rahattı. Başardığım her işin öncesi ve sonrasında bana kendini hissettiren ve hissettirecek olan o iç rahatlığı.
    Sınav sonucu, bahçede listenin okunması şeklinde açıklanır bizim okulda. Sınav sonucu, listenin okunması şeklinde açıklandığında yıllarca süren mücadelenin ilk hayal kırıklığını orada yaşadım. Listede adım yoktu. Çok sakin karşıladım. İçimdeki kıyameti ve sevinci hiçbir zaman dışa vuramamışımdır zaten. Sonuç açıklandıktan birkaç dakika sonra İlhan Hocayı aradım. Olmadı, dedim. Kazanamadım. Kahkaha attı. Yemezler, dedi. Sonuç açıklanmadan önce hocalar beni aradılar ve teşekkür ettiler, dedi. Sağol İlhan, bize pırlanta gibi bir çocuk yollamışsın, hayırlı olsun, aldık okula dediler, dedi. Hocam, dedim, listede adım yok. Kazanamadım sınavı. İnanmadı. Sen ciddi misin, dedi. Evet, dedim. Kazanamadım. Kapat telefonu, dedi. Aradı iki dakika sonra. İlk kez İlhan Hocanın sesinde o kudretli öfkeyi duydum. Dumbledore gibiydi. Telefonda ona benim sınavı kazandığımı söylemişlerdi ve liste açıklandığında listede adım yoktu. O arada, olan olmuştu. Çok kızgındı. Pazartesi günü, dedi, öğlen Küçük Tiyatro’da ol. Tabii, dedim, olurum Hocam. Eve gittik. Girdim odama ve her zamanki gibi, kedimiz Üzüm’ün odaya girebileceği kadar minik bir boşluk bırakarak çektim kapıyı. Birkaç dakika sonra Sahra hafifçe odanın kapısını araladı. Müthiş bir saygı ve sessizlikle araladı kapıyı. Sanırım ağlıyorum ya da üzgünüm zannediyordu. Ağabey, dedi, ne yapıyorsun? Elimde tiradımın olduğu kitabı tutuyor ve onu okuyordum. Çalışıyorum, dedim. Seneye sınav var, çalışıyorum. Gülümsedi Sahra ve anneme seslendi: Anne, bu oğlan deli ya! Sınavı kaybetmiştim. Yıllarca o anı bekledikten sonra, kaybetmiştim. Ancak çok ama çok daha önceki yıllardan gelen bir alışkanlıkla, mayamda, fıtratımda olan bir alışkanlıkla reaksiyon veriyordum. Yola devam ediyordum. Yıllar sonra şu cümleyle ifade ettiğim alışkanlığımı yaşıyordum: “Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin. Biz hiç vazgeçmedik.”
    Durun durun, yedinci kattayız hala. Gittim ertesi sabah tiyatroya. Çok öfkeliydi İlhan Hoca. Sınavı kazanmıştım ve okula girme hakkımı elimden almışlardı. Bense öfkeli değildim. Kendime güveniyordum, Hocama ise çok ama çok, dünyadaki her şeyden ve herkesten çok güveniyordum. Ona durumu anlattım. Sakince. Babamın şu anki durumdan çok mutlu olduğunu, daha öncesinde yaşadıklarımı, Kırıkkale’ye gitmek zorunda kalacağımı. Her şeyi. Elindeki çay fincanını, sakince, Küçük Tiyatro’nun fuayesinde bugün de hala orada bulunan mermer sehpalardan birinin üstüne koydu. Hayır, dedi. Hiçbir yere gitmiyorsun. Seni Ankara Devlet Tiyatrosu’nda bir oyuna sokacağız. Orada figüran olarak çalışacaksın. Hem sene boyu tiyatronun içinde olacak pişeceksin, hem cep harçlığını kazanacaksın, hem de biraz daha bu ortamı tanıyacaksın. Sonra da sınava hazırlanacağız ve okula gireceksin. Nasıl yani, dedim, Devlet Tiyatrosu’nda sahneye mi çıkacağım? Evet. Babam izin vermez! Nasıl olur? Olur. Ben annenle de konuşacağım, ne gerekiyorsa da yapacağım. Olur.
    Oldu. Ustam ne dediyse oldu.
    Bir sezon. Tiyatroda çalıştığım ilk sezon. Oldu ve neler olmadı ki? İlk kez profesyonel olarak sahneye çıktım. İlk maaşımla çok istediğim ve hiç sahip olamadığım o Nintendo Gameboy’u aldım. Ayrıldık, Handan’la. Zor zamanlardı. Bugün evlendiğim kadınla, karımla, Burçinimle o sezon tanıştım. Muhteşem zamanlardı. Ben yıllar önce zaten koparmıştım -belki de o farkında değildi ve babam da benimle olan ilişkisini bir daha asla düzelemeyecek şekilde kopardı. Annem, yukarda anlattığım her an ve her kavgadan daha zor bir senenin mücadelesini verip bana kol kanat gererken o da babamla olan ilişkisinin düzelmeyecek hale gelişini yaşadı. Tiyatroyu, tiyatrocuları tanımaya başladım. Saçlarımı uzattım. Kendi kazandığım parayı harcadım. Kırıkkale’yi dondurduk ve her gün, her bir gün dışarda rüya evde kabus gibiydi. Ancak ustam ne dediyse oldu. Sınava hazırlanacağımız vakit geldiğinde, ben, dedim, aynı parçalarla sınava gireceğim. Olmaz, dedi, büyük risk. İki sene üstüste aynı parçayla sınava girilir mi? Gireceğim, dedim, ben sınavı kaybetmedim ki. Birilerinin torpili vardı ve adımı oradan çıkarttırıp kendi adlarını yazdırdılar. Kabahatim yok. Peki, dedi ustam. Büyük risk; lakin sen bilirsin. Çok çalışmadık sınava. Birinci aşamadan önceki gün, geçen sene daha iyiydin, dedi ustam. Bu sene çok çalışmadık, streslisin ve son şansın; lakin hazırlıklı ol kaybedebilirsin. Geçen sene daha iyiydin, dedi. Merak etmeyin, dedim, kazanacağım.
    Ayrıntılar, çalışmalar, anılar, yaşananlar yani her şey burada anlatmayacağım şeyler. Belki başka zaman. Gerek yok yani. Neyse. Sınav zamanı gelip çattığında içim rahattı. Başardığım her işin öncesi ve sonrasında bana kendini hissettiren ve hissettirecek olan o iç rahatlığı.
    Kazandım. Öyle fena bir seneydi ki, kazandığımı öğrendiğimde beton gibi oldum. Hayatımın ilk büyük sevincini hiç ama hiç yaşayamadım. Öyle üstüme gidilmişti. Öyle örselenmiştim. Öyle yıpratıcıydı. Hayatımın ilk büyük sevincini hiç ama hiç yaşayamadım. Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuvarı Tiyatro Anasanat Dalı. Yıllarca beklediğim her şey. Yıllarca sabrettiğim her şey. Sabrım, umudum, hayallerim, hayatım, annemin göz yaşları, dostlarımın sarılmaları, gözlerimdeki ateş. Her şey. Tanrısal bir şeydi sanki. Tanrıların yanında, adeta, yedinci katta olmaktı. Kazandım. Konservatuvar, çocukluğumun geçtiği hayatın en erişilmez, en afilli, en güzel kelimesi.

Kestik! Bu yazıya başlarken, “ikinci kısımda” yani, hazırlık senesini ve ardından konservatuvar yıllarını anlatmayı istiyordum. Lakin yazarken bundan vazgeçtim ve sadece hazırlık zamanlarını anlatmaya ve okulu diğer yazıya saklamaya karar verdim. Çünkü ilk iki yazıda anlattığım, her bir anına minnettar olduğum bu anılar, konservatuvara girişimle birlikte bambaşka bir şeye dönen hayatımdan çok farklı, çok temiz, çok temel deneyimler. Tiyatroculuk maceramın henüz iki kısım ve yedi bölümünü yazıya aktarabildim. Yedinci kat ilk zafer ve tanrı gibi gördüğüm her şeyi aktarıyor size. Cenneti. Burada kesiyorum çünkü sonraki bir sonraki yazı sekizinci kısmı içerecek. Sekizinci katı. Sekizinci kısım bu yazıda olmayı haketmiyor çünkü sekizinci kat, ben orayı cennet zannederken beni yerin dibine sokan kat. Cehennemin sekizinci çukuru. Cehennemin dibinin bir alt katı. Konservatuvar yılları, hayatımın en kötü yılları. Benim tanrı diye gördüğüm her şeyle yüzleşme ve tanrıların aslında rezil rüsva yaratıklar olduğunu anlama zamanlarım. Tanrıların sadece cehennem çukurunda parladıklarını ve esas ışığın insanlıkta olduğunu görme zamanlarım. Bir sonraki yazıda, hayatımın en kötü yıllarını anlatacağım. Bu yazı ise, İlhan Kantarcı’nın anısının ve Nirvana’nın müziğinin ve benim ben gibi, kendim gibi olduğum yılların parıldadığı bir yazı. Her şeyiyle. Bu yazı, o cehennemin anılarını hak etmiyor. Çünkü sonraki dört yıl, benim ben gibi olamadığım bir dört yıl.

Birinci Kısım Buradaydı. Bu da ikinci oldu. Devamı gelecek…

10.590 / K.
Aydın

Belki Ölürüm Diye..

Hayatımın en zor ve en garip günlerinden biri.
Bugün, İsa takvimiyle, 13 Mart 2016. Hala hayattayız ve bu utanarak söylediğimiz bir şey. Bugün, Küçük Tiyatro’da ilk genel provamızı yapıyorduk. Ankara Devlet Tiyatrosu’nda yönettiğim ilk oyunun ilk genel provası ve acısıyla tatlısıyla 40 günlük emeğimizin ilk meyvesi. Ardından akış öncesinde bomba haberi geldi. Ankara’da, Kızılay’ın ortasındaki otobüs duraklarının önünde bombalı saldırı gerçekleşti. 18:45’te ve yüzlerce, yüzlerce insanın olduğu bir yerde. Bombanın ardından tiyatromuzun içini ambulans sesleri doldurdu.

Sıkışık bir prova ve temsil programımız olduğundan, ilk ve son teknik prova imkanımız olduğundan, provaya devam etme kararı aldım. Hepimiz üzgün ve şoktaydık. Ekibimizi topladım ve bir konuşma yaptım. Ne kadar üzgün olduğumu ve provaya devam kararımın sadece teknik bir beklenti olduğunu anlattığımda tüm ekip, herkes, müthiş olgunlukla bunu karşıladılar. Hepsine, ekibimizin her bir kişisine minnettarım. Prova sonuna dek hepimiz bir yandan sosyal medyaya düşen dehşete tanık olur, bir yandan aileler ve dostlara ulaşmaya çalışırken işimizi tamamladık. Belki de ulusal yas nedeniyle -haklı olarak- ertelenebilecek olan prömiyerimiz için genel prova yaptık. Elbette hiçbir not okumaksızın prova sonunda ailelerimizin ve dostlarımızın yanına gittik.

Öyle fena, öyle garip, öyle zor bir şey yaşıyorum ki. Patlamanın olduğu 40 gündür hemen her prova sonrası durağından otobüse bindiğim yer. Bu şehir benim evim. Dahası 5 yıldır Van’da ve çevresinde tanık olduğum şeyler bugün olanlardan da beter. Bu yıl boyunca Diyarbakır DT’de ve yörede tiyatro yapmakta olan kardeşlerim kim bilir neler yaşadılar. Ve ben bu şartlar altında, belki de oyunumuz prömiyer yapabilir, düşüncesiyle ve sorumluluğuyla işe devam etmek zorunda kaldım. Ekibimizdeki başka başka şehir, aile ve kökenden gelen insanlarımız kim bilir neler hissettiler ve işlerine devam ettiler. Ardından evime geldim, onlarca mesaj ve arama vardı telefonumda. Mesajlara yanıt vermeye başladım. Bir zor duygu daha şuydu. Yarın, Berlin’deki eğitimim sırasında partnerim olan ve yakın arkadaşım olan Lasse Ankara’ya gelecek. Ona bir mesaj attım. Durum budur, eğer istemezsen gelmeyebilirsin ve bunu anlarım dedim. Oysa bana bunu bir süredir zaten düşündüğünü ve kesinlikle gelmek istediğini, seyahatini gerçekleştirmekte kararlı olduğunu yazdı. Ölüm korkusuyla veya hayat tarzını değiştirmek düşüncesiyle yaşamak istemediğini ve önüne baktığını söyledi. Bense, son 5 yıldır yaşadığı her şehirde bomba ve çatışmaya tanık olan, çocuk tiyatrosuna gönül vermiş, down sendromlu bir çocuğun hikayesini anlatan bir oyunla iki gün sonra yönetmenlik serüvenine devam edecek olan genç bir tiyatrocuyum.

En yakın dostlarımdan biriyle Harry Potter okumaları yaptığımız parkta bu gece insanlar öldü. Tanıdığım herkes mutsuz, umutsuz ve üzgün. Bugün yanımda olan, beni merak eden, yaşam tarzını savunmaya çalışan ve hala fedakarca kendinden başkasını da düşünebilen tüm insanlara minnettarım. Gerçekten çok garip hissediyorum. Bunları buraya ve bugün bana ulaşmaya çalışan herkese yazmak istedim. Sadece paylaşmak istedim. Gönül verdiğim işimle ilgili ilk yazının bu olması nahoş; ama paylaşmak istedim. Çünkü bu gece ve bundan önce sonra hayatta kaldığımız her gece sadece incecik ve alaycı bir şansa bağlı. Belki de herhangi bir şeyi daha söyleyecek bir gecemiz daha olmayacak ve ben bir gecem daha olsa çocuklar için tiyatro yapmak, sevdiklerimle olmak ve bunları söylemek isterdim. Belki de yarın gece ölürüm diye, bunları içimden atmak istedim.

İyi geceler.

K. / 10.558

I wish I was like you. Easily amused.

Kurt Cobain’in 9 yaşındayken altında yatıp etrafı dinlediği köprünün fotoğraflarına bakıyorum. Öyle tanıdık ki. Sanki tüm çocukluğum orada geçmiş kadar tanıdık ve sıcak. Kurt ile ilgili her şeyde hissettiğim o his çöküyor ruhuma. Tanıdık olma hali, sakin bir farkındalık, sade bir süreklilik hali, koyu bir melankoli ve neşelenecek gerçek bir şeyler bulma isteği. Her seferinde.

2004 yılı. Baharın ortasında bir gündü. Gereksizce Cumhuriyet Gazetesi aldığım zamanlardı. Gazetenin pazar ekinde bir yazı vardı. Ali Deniz Uslu yazmıştı. 4 Nisan 2004. On Yıllık Bir Efsane, başlığıyla ve çok güzel bir adamın son derece etkileyici, melankolik bir fotoğrafıyla süslenmişti yazı. Okumaya başladım. Müziğini hiç dinlemediğim Kurt Cobain adında bir adamla ilgiliydi. Öyle güzel, öyle sade ve etkileyici geldi ki, yüreğime not ettim. Kuzenime gitmem gerekiyordu. Pazar günüydü ve FIFA 2005 oynayacaktık. Kuzenim ile baharın ortasında bir gündü. Delicesine Metallica dinlediğimiz zamanlardı. Sana bir şey dinleteceğim, dedi. Oysa yeni bir şeyle karşılaşmak hep bir gerginlik yaratır bende. Bir CD taktı bilgisayara. Konser kaydı olmalıydı çünkü alkış ve çığlık sesleri ile başlıyordu. Solist adam bir şeyler söyledi ve son derece basit bir gitar ritmi başladı. Sonra, az önceki adam şarkıyı söylemeye başladı. Hiçbir zerresi yeni değildi. Adeta içimden, karnımın ortasından çıkıyordu adamın sözleri. Rahatlığı, iç sıkıntısı, güzel günler için kullandığı kelimeler, topluma ve hatta herkese karşı, benden uzak dur, diyen halleri, hepsi -ah benim canım- hepsi benim canımdan havalanıyor gibiydi. Bu nedir, dedim. Kim bu, nasıl hissediyor bunları ve nasıl anlatıyor, dedim. Kuzenim, adamın adının Kurt Cobain olduğunu söyledi. Sonra olanları hem hatırlıyorum hem hatırlamıyorum. CD’yi bana hediye etti kuzenim. Hayalet gibi eve döndüm. Bilgisayar odasına kapandım. Elime gazetedeki yazıyı aldım ve CD’yi dinlemeye başladım. Nirvana – MTV Unplugged in New York. O gece, gün doğana dek aynı yazıyı okudum, aynı albümü dinledim. Kurt Cobain, ruhumun tüm odalarında yankılanıyordu artık.

Unplugged albüm, 27 yıllık yaşamımda en çok dinlediğim albüm oldu. Dinlemediğim -hadi gün demeyeyim- hafta yok gibidir. Stüdyoimge’den çıkan Kurt Cobain Tribute adlı kitap, arasına koyduğum o gazete kupürü benimle birlikte memleketin 55 şehrini gezdi. Her turneye götürdüm o kitabı. Nirvana’nın yaptığı müzik, ruhumun geçirdiği her bir vaktin tarifini içinde barındırıyor. Lisedeydim, ailemin zoruyla dersaneye gidiyordum ve DiscMan’ime In Utero’yu taktığım bir bahar günüydü yine. In Utero’nun çarpıcılığı karşısında nutkum tutulmuştu. Rape Me, beni tüm politik ve vicdani yaralarımdan deşmişti. Dersanede kızın biri ne dinliyorsun dedi, söyledim. Şarkının adını sordu, söyledim. Anlamı ne, dedi. Irzıma Geç, dedim. Bir sapıkmışım gibi benden uzaklaştı. Rape Me içindeki ironi ve politik duruşun neye karşı olduğunu o kızın öteleyici tavrından anladım. Kurt ve ben aynı ekonomik sınıftan çıkmış, aynı aşağılamalara aynı ötekileştirilmelere maruz kalmıştık. Aynı kıyafetleri giyiyorduk. O tüm bunları müziğine yansıtan bir sanatçıydı ve ben hissettiklerimi sanatıma yansıtan bir tiyatrocu olmak arzusuyla çıldırıyordum. Tüm taşlar, Cobain’in ruhunu bize açtığı günden beri onu seven herkeste olduğu gibi, yerine oturuyordu. Karşılık bulamadığı tutkusuna dair sözlerini dinlerken ağlıyordum. Üremek zorunda değiliz diye çığlık attığı politik duruşunun tam da yanında duruyordum, üç çocuk sapıklığına karşı. Bleach’de anlattığı çocukluk anılarından, In Utero’nun kimsenin adamı olmak istemeyen bir efendi tek başınalığı anlattığı o cesareti timsali sözlerine dek Kurt Cobain ruhumun içinde yaşayacak. Daima.

Tüm öfkesinin yanında aslında müthiş bir sükunet var, Kurt’un dinamizminde.
Bir naif sıradan olma isteği var. All Apologies’de diyor ki, I wish I was like you. Easily amused.
Keşke, sizin gibi kolay eğlendirilebilir olsaydım, mealinde. Bu sözüne hep vurulmuşumdur. Çünkü hiçbir zaman etrafıma ayak uyduramadım. Her zaman oyunun içinde olmak istedim ama beceremedim. Kontrolü hiçbir zaman bırakamadım. Yanlışlarına rağmen bir hareketle yürümeyi beceremedim. Yarışmadım. En sevdiğime bile dürüst oldum, öylece yalnız bırakıldım. Aynı şarkıda dendiği gibi, tüm suç benim. Tüm günah benimdi; ben de isterdim neşelenmeyi ama olmadı. Keşke sizin gibi kolay eğlendirilebilir olsaydım, keşke. Olamadım. Kimsenin bayrağını taşıyamayan halimi, geniş arazilerin iç kararttığı gri günlerdeki yürümelerimi, dinlediğim ve içime çektiğim onlarca Kurt Cobain şarkısı sırasındaki içtenliğimi Kurt Cobain’in ruhuna adıyorum. O, benim hassaslığımın, politik direniş ve kişisel Sisyphos döngümün en değerli kısmı. Kurt Cobain’in sesinden içime doldurduğum hüzün, direniş ve içe dönüşümü binbir mutluluğa değişmem.
Şunu hatırla: Ruhumun tüm odalarında Kurt’ün posteri asılı.

10.180 / K.

Tiyatroculuk Hikâyem, Kısım I

Boncuk boncuk terlediğimi hatırlıyorum. 8 yaşındayken insan, zaten, kendisi boncuk kadardır. Demek ki, kendim kadar ter dökmüşüm sadece bir anda. Sorulan bir sorunun idrakı kadar kısa bir lahzada onca ter. Ne diyeceğimi bilemedim, Günseli İstek bana “Senin öyle bir yeteneğin mi var?” dediğinde. Düşünseli, hareketleniyor…

  • Birinci Anı. İlkokul ikinci sınıftaydım. Yaptığımın meddahlık yahut ortaoyunu kırpıntıları olduğunu bilmeden her boşlukta, her ders arasında sınıf arkadaşlarıma ve bazen -buna turne mi desek?- başkaca sınıflarda taklitler yapıyordum. Her, her şeyin ve herkesin taklidini. Futbol programlarındaki adamların konuşmalarını, Yasemince adlı şovdaki tiplemelerin taklidini, Ankaralı ve orta direk bir ailenin çocuğunun 90’larda erişebileceği uzak ve yakın çevresindeki her şeyin taklidini yapıyordum. İnsanlar gülüyordu. Gülen insanların da taklidini yapıyordum. Derslerim iyiydi ama bana hiçbir şey hissettirmiyorlardı. Hepsi, sadece yapılması söylendiği için yapılması gereken ve devlet dairelerine asılmış-asılması gereken şey ve şeyler gibiydi. Gerçek değillerdi. Okulda ders biter bitmez hemen top oynamaya giden terli oğlan çocukları dışındaki herkese hemen bir şeyler anlatıyor ve oynuyordum. Okuduğum kitaplardan kelimeler kullanıyor ve anneannemin, teyzemin evinden kıyafetler ve şeyler alarak onları da araç edinerek taklitler yapıyordum. Bu, dünyadaki en güzel şeydi. Eve gidip -ah tüm dersleri pekiyi olmanın verdiği o Kemalist vakar için- ödevlerimi tamamladıktan sonra saatlerce Ninja Kaplumbağalarımı ve Batman figürlerimi konuşturuyordum. Terasta top oynarken Beckham ve Weah’ın karşı karşıya geldiği efsanevi maçları kendi kendime yapıyordum. Şut çekmek veya pas vermek değildi aslolan, aslolan o futbolcuların tavırlarını yakalamaktı. Sonra, biz ikinci sınıftayken, Teğmen Kalmaz İlköğretim Okulu pilot okul seçildi ve okullar 5 saatten 6 saate çıkarıldı. Öğretmenim Günseli İstek ise, emekli olmadan önceki son sınıfını, bizi, okutan tecrübeli bir öğretmendi. Geldi bir gün, bize okulun artık 6 saat olacağını anlattı. Ve ekledi, “Ben yıllardır derslerimi 5 saatte anlattım. 6. saate ihtiyacım yok. 6. saatte ne yapmak istersiniz?”. Ah. Bütün sınıf sözleşmişçesine “Batuhan bize taklit yapsın!” dediler. Öğretmenim bana döndü, gülümsedi, “Senin öyle bir yeteneğin mi var?” dedi. Ter içinde kaldım ve “Hayır, hayır” demekle yetindim. Hiçbir hayır, bu kadar evet olamazdı. Öğretmenim, bundan sonra 6. saatlerimizde sınıfa oyunlar hazırlamamı istedi. İlkokul günlerim boyunca izledim, yazdım, oynadım. Öğretmenimin ne kadar öngörülü davrandığını, yıllar sonra anladım. Şanslıymışım.
  • İkinci Anı. Altıncı sınıftaydım. Ortaokula geçme hediyesi olarak annemden Dost Kart istemiştim. Dost Kitabevi’nin, peşin fiyatına altı taksitle kitap almanıza yarayan inanılamayacak güzellikteki kartından. O zaman, ancak, velimin imzası ile alabilirdim. Annem şaşırdı. Ne yani, bisiklet ya da ekşın men tabancası istemiyor muydum? Yoo. Dost Kart. Beni kırmadı annem. Sonra, daldım Tunalı Dost’a. Kitaplar arasında kaybolmuştum. Durdum. Ferhan Şensoy. Hakkında bildiğim tek şey, tiyatrocu olduğuydu. Demek kitapları da varmış. Oteller Kitabı. Bakalım neymiş? Oha. Oha oha oha. Adam yaptığı turnelerdeki tiyatro maceralarını ve turnelerde kaldığı otellerde yaşadıklarını anlatmış. O kitabı gördüğüm an, hayatımın tiyatro macerasında ikinci kez dünyamın dönüştüğü andır. O kitabı var ya, içtim içtim. Onlarca kez okudum. Her bir şehirde yaşadıklarını kendim yaşamış gibi zihnimde canlandırdım ve ayrıntıları doldurdum. O kitapta adı geçen tüm yazarları ve o yazarların tüm kitaplarını okudum. İnanılamayacak kadar muhteşem bir hayattı. Bir hikâyeniz vardı, kendiniz yazmıştınız. Şehir şehir, memleket insanlarına, hikâyenizi oynuyor ve bu durumun iyi ve kötü yanlarını deneyimliyordunuz. Tiyatroculuk. İnanılamayacak kadar çekiciydi benim için. Tutkularımın her yanını dolduruyordu o kitaptaki yaşanmışlık. O kitabı içtim. Daha önceki şuursuz taklitlerim ve eğlencelerim yolunu bulmuştu. Tiyatrocu olmalıydım. Çok şanslıyım. Bu yazıyı yazdığım şu dakikada, o kitaptaki şehirlerin çoğuna turne yapmış bir tiyatrocuyum.
  • Üç. Üçüncü Anı. Yedinci sınıftaydık. Müdür Yardımcımız Faruk Hoca daldı sınıfa. Okulda tiyatro ekibi kurulduğunu ve katılmak isteyenlerin ellerini kaldırmasını istediğini söyledi. Elimi kaldırmadım. Babam beni öldürürdü. Geçen sene tiyatrocu olmak istediğimi söylediğimde üstüme yürümüştü. Puşt pezevenk mi olmak istediğimi söylemişti. Yok. Elimi kaldırmadım. Faruk Hoca, sınıftan çıkmadan bana döndü, “Batuhan seni yazıyorum.” dedi. Yalvardım. Beni yazmaması için yalvardım. Babam beni öldürürdü. Beni dinlemedi. Okuldan çıktım eve gittim. Akşam babam geldi. Beni öldürecek gibi bakıyordu bana. Meğer ben derdimi anlatınca, Faruk Hoca ve sınıf öğretmenimiz Alev Hoca, bizim çiçekçi dükkanına gitmişler de babamı azarlamışlar. Böyle yetenekli bir çocuğu nasıl engelleyebileceğini, bunu yapmaya ne hakkı olduğunu sormuşlar. Babam mecburen -sırf onlara rezil olmamak için- benim ekibe katılmama izin vermiş. Bana nasıl nefretle baktığını hiç unutmayacağım. Ekibe katıldım. O zaman DTCF Tiyatro Bölümü öğrencileri olan Fatih Al ve Tuğrul Şenol Önsel adlı ağabeyler bizi çalıştırmaya geldiler. Turgut Özakman’ın Ah Şu Gençler adlı oyununu oynadık. Bu dört insanın desteğiyle ilk kez gerçek bir tiyatro oyununda yer aldım. Yarışmada şehir ikincisi olduğumuzu, AST’ın bana oyunculuk teklifi getirdiğini ve Fatih Ağabey’in bunu reddettiğini, henüz zamanı olmadığını söylediğini hatırlıyorum. İnanılmaz bir deneyimdi. Sahnede, hiç ama hiçbir zaman mutlu olmadığım kadar mutlu olduğumu hatırlıyorum. Orası benim, evimdi. Yerimdi. Bu dört insan hayatıma girmese ve mücadeleme sırt vermese, bugün mutsuz bir insandım.
  • Dördüncü. Lisedeydim. Çankaya Anadolu Lisesi – Almanca şeklinde bir okul kazanmış ama babamla binlerce kavga ederek o dört senelik okula gitmemiştim. Onun yerine Reha Alemdaroğlu Lisesi adlı düz liseye kayıt yaptırmıştık, okullar başladıktan bir hafta sonra. Babamla aram artık düzelemeyecek kadar kötüydü. Bense odasının bir duvarı tamamen kütüphane haline gelmiş, aklı yüreği tamamen tiyatroda, gizlice kasetten oyunlar dinleyen ve cdlerden oyunlar izleyen, tiyatroya gitmesi yasak ama her an tiyatro için nefes alan bir çocuktum. Zihnim yitmişti. Okul başladı. Gerçi yani zaten, başlamıştı ve ben eklendim. Kısa zamanda hocalar benim ne yapmak istediğimi anlamıştı. Okulumuzun son derece kaba ve her şeye kapalı olduğunu sandığımız müdürü Demir Bey, Edebiyat Öğretmenlerimiz Hasan Ali Hoca ve Birsel Hoca’nın bana olan inancına ikna olmuştu. Sahne falan yoktu ama sene sonunda kendi yazdığım, kendi yöneteceğim ve ekibimi kurabileceğim bir tiyatro gösterisini kantinde sergilememe izin vermişti. Kantinimiz kocamandı, çalışkanlığımız onları oraya bir yükselti yaptırmaya yetecek kadar ikna ediciydi. Fizik, Kimya, Biyoloji derslerim inanılmaz kötüydü. Bu derslerin sınav kağıtlarını Dişa doldururdu. Diğer derslerde ise, çalışmadan muhteşemdim. Bütün, bütün enerjim ise oyunumuzdaydı. Hocalar provaya katılıyor ama sadece gözlemcilik yapıyorlardı. Müzik öğretmenimiz de dahil olmak üzere güzel bir ekiple bir yıl sonu gösterisi hazırlamıştık. Mesele ne oynadığımız, nasıl oynadığımız değildi. Mesele, koca bir okulun öğretmeni ve öğrencisiyle benim bir ekibin başında tiyatro yaptırma kabiliyetime destek olmasıydı. Bunu yapmasalardı, asla devam edemezdim.
  • Bir de Beşinci Anı var. Ferhan Şensoy ile bir araya gelişim ve onun bana tiyatrocu olmam için verdiği bir öğüt. Bunu, son yazıda anlatacağım. Henüz beklemeli.

Tabii babamdan gizli böyle bir şey yaptığım da ortaya çıkınca, o gösteriden sonra Konservatuvar’a girene kadar tek bir oyun bile izleyemedim. Babam bulduğu tiyatro kitaplarımı çöpe atıyordu. Nejdet Hoca’nın inanılmaz desteği ve Candeniz’in kardeşten öte gücü yanımda olmasa o yıllar daha da zor geçerdi. Sonra, nihayet, ÖSS yılı ve Konservatuvar sınavı zamanı başladı. O hikâye, bir sonraki yazının hikâyesi.
Bu hikâyede bu viran Ortadoğu memleketinde bir çocuğun nasıl sanatla ilgilenmeye başladığı ve tüm zorluklara dayanma gücünü nerden aldığı anlatıldı. Yoksa “Neden Tiyatro?” sorusunun tek bir dürüst cevabı vardır: Alkışlanmak için. Diğer cevapları veren yalancılara inanmayın. Tek mesele alkışlanma isteği. Bunun da öyle kutsal bir yanı yok. Fakat her bir tiyatrocumuz için benzersiz ve kutsal olan bu yola nasıl çıktığımız ve devam edecek gücü nereden bulduğumuz. Çünkü böylesine bir ülkede, zor ekonomik ve ailevi ve dahi toplumsal şartlarda Tiyatro gibi bir sanatın icracısı olmak gerçekten bir kahramanlık hikâyesidir. Tüm kardeşlerim için bu böyle. Ben hayatımın tutkusuna ilk adımlarımı böyle attım ve bu beş anı sayesinde bu yola tutundum. Çok zordu. Çok ağladım. Babamla baba-oğul ilişkisini kendi ellerimle ve düzelmemecesine yıktım. Yalnız kaldım. Aşağılandım.  Ancak yürüdüm. Çünkü tiyatro ilk aşkımdı. En büyük tutkumdu. Bir hikâyem var ve hikâyem bitmedi. Bu hikâyemi tüm memleketime anlatmak istiyorum. Oynamak istiyorum. Çünkü tiyatro, insanları bulundukları hayattan bir oyun süresi boyunca uzaklaştıran ve onlara umutlanmak için bir neden verebilecek bir büyüdür. Çünkü hayatlarımız iğrenç. Tiyatro, benim için bu iğrenç hayata devam etmek için tek umut. Yolculuğum işte böyle başladı.

Devamı gelecek…

10.173 / K.
Van

Meraklısına Eski ve Artık Silinmeyecek Bir Yazı

Nihayet blogu kişisel siteye çevirmeyi halletmişken size kişisel bir “ben” yazısı yazayım dedim. Sonra sildim, sildim. Sonra ve tekrar bir deniz kızının ‘hadi’ diye fısıldamasıyla sildiklerimi hatırladım. Eski bir yazı, öfkeli bir yazı ama hala en dibinde ben. Eskiden yazdıklarımızı silmemeliyiz, onları kabul etmeliyiz. Onlar bizim birer parçamız. Buyurun:


Merhaba. Bu, ben. Barış Manço isim babam. Tiyatroculuk yapıyorum. Anılacak işler yaptıktan sonra ölmek istiyorum. Galatasaraylıyım. Harry Potter jenerasyonundanım. Sağ kulağımda, dövme olarak, Harry’nin yara izini taşımaktayım. Kaybolursam öyle bulursunuz. Buraya kadar yeterince sıkıcı oldu mu? Evet. Ve.. eehh, didaktik oldu; hadi, gaza basalım.

Tutkuluyumdur. Beni ya çok sever ya da benden nefret edersiniz. Adı Batuhan olan erkekler ya da Buket olan kadınlar gibi. Ortası yoktur. Adı Sercan olan erkekler gibi değilimdir yani; herkesle bir ortak nokta falan bulamam. Jose Mourinho’yu düşünebilirsiniz, bu noktada. Beni, genellikle, tutkularım yönlendirir. Böylece öğrenmeye açık, meraklı ve çalışkan olurum. Bazen, esnemezliğim eleştirilmiştir. Kimseye tepeden bakmam ama kimsenin de bana tepeden bakmasına izin vermem. İşbu nedenle ya beni anlarsınız, size gösterdiğim gerçek saygıyı sezersiniz ya da beni havalı bir piç zannedersiniz. Bilgi sahibi olmadığım meselede konuşmam, bilgi sahibi olduğum meselede ise sizi öttürürüm. Çok az insanla gerçekten yakın olurum. İnsanlar beni soğuk bilirler ve fakat beni tanımayı isterlerse bunalacakları kadar sıcak olduğumu görürler; çünkü aslında insanları severim ve sevdiğim insanlardan beklentim yüksek olur. Çok sevdiğim insanlardan beklentim de yüksek olunca, ilişkinin zor olduğu zamanlar olabilir. Zor güzel.

Net konuşurum. rahatsız olursunuz. Zira hiçbir şeyi kibarlıkla boyamam. Fakat tanıdığınız kibar insanlardanımdır. Nasıl mı? Her noktada size saygı duyduğumu hissedersiniz. Konuşurken seçtiğim kelimeler de kibardır. Bununla beraber size kibar olacağım diye yalan söylemem. Fikrimi gizlemem. En güzel veya en kötü şeyi süslemeksizin, değiştirmeksizin size söylerim; hazır değilseniz öyle apışıp kalırsınız. Kelimelerle aram iyidir. Sağolsunlar, ülkenin en iyi beş diksiyon hocasının dördünden dört sene boyunca ders aldım. Kelimelerle büyü yaparım. El becerim ise yoktur. Adımı bile yazamam. Dikkatim dağılmaz, odaklanmam üst düzeydir. Lakin bir işi yapmak istemiyorsam, nihayetinde yapamam. Havalı değilimdir. Gerçekten. Ben size o işlerin havalı olmadığını anlatırım ve ya inanırsınız ya da havalı olduğumu düşünürsünüz. Yolda olmayı severim. Sürekli bir yol ve yol arkadaşlığı fenomeninden bahsederim. Biten şeyleri sevmem. Okurum, dinlerim, izlerim ama resimden ve postmodern sanat dedikleri boktan hiç ama hiç anlamam. Dört işlemi ancak yaparım, geometriye platonik aşk duyarım ama sosyal bilimler üzerine sizin adınıza tez bile yazarım. Dans edemem. Mümkün değil. Oyunlar için mecburen öğrendiğim danslar başına en az on gün fazladan prova yapmam gerekir. Fakat bir güzel yemek yaparım; güzel güzel yapılmış zeytinyağlılar, et yemekleri ve şerbetli tatlılar. Ha, tabii çizgi roman okurum. Çizgi roman okuruyum. Daima.

Ankaralıyım. Hatta Tunalılıyım. Ankara’nın gri, hiçbir şeysiz, dolayısıyla sadece dostlarınıza sıkı sıkı sarıldığınız sonbaharı benim için her şeyden güzeldir. Dünyayı geziyorum; lakin hep Tunalı’ya dönmek isterim. Kumaşların, gömleklerin dokulu, desenli olması hoşuma gider. Öyle şeylere dokunmayı çok severim. Plastiğe dokunmayı sevmem. Parke üzerinde ise yatar uyurum bile. Masallarda ve çocuklarla ilgili her şeyde en üstün sanat dokunuşlarının olduğunu düşünürüm. Bıraksanız ömür boyu sadece çocuk oyunlarında oynayabilirim. Çocuklara hayranım.

2009-2012 arası, on adet çok büyük ölüm tehlikesi geçirdim. Deprem, bomba, doğalgaz zehirlenmesi, trafik kazası vs… Tüm bunların sonunda ölümler karşısında çoğunluğun verdiği tepkiyi vermiyorum. Veremiyorum. Sakin kalıyorum ve ölüm bende panik duygusu yaratmıyor. Bunun yanında insan hakları ihlalleri ve toplum baskısı beni delirtiyor. Öleceğiz ve iyi yaşamalıyız. Bir bebeğin doğumuna ise hemen herkesten daha büyük, daha neşeli tepkiler verebilirim. Yaşamayı seviyorum. Herkesin vaktini olabildiğince neşeli, keyifli geçirmesini istiyorum.

Kurallarla yaşadığım bir sorun var, bazı dostlarım gibi. Kuralların, cehenneme inanmasalar çocuklara tecavüz edecek ve adam öldürecek insanlar için olduğunu düşünürüm. Yani sanki, kural dediğin şey kötü insanları bir şeylere zorunda bırakmak içinmiş gibi. İyi insanlarınsa vicdanları var. Bir de şu siyaset meselesi var; “izm”ler. Hiçbir şey “ist” olamam. Beni kalıba sokmayın, yaftalamayın, yargılamayın. Ben sizi kalıba sokmam, yaftalamam, yargılamam. İş meselesinde bir kenarda, köşede, etkisiz alanda kalmam. Kalamam. O işi yapmam daha iyi. Fakat bunun karşılığını veririm. İş verdiğinizde bana güvenebilirsiniz. Bulunduğum tüm okul ve tiyatrolarda bana sorumluluk verildi. Çünkü güvenilirimdir. Salak olduğumdan değil; yapılan piçliklerden zamanında kazık yediğim ve o hissi insanlara hissettirmek istemediğimden. Bana bir iş verirseniz, sizi asla arkanızdan vurmam. Bu yapılabilecek en adi şeydir.

Benimle çalışmak zordur. Yapabileceğimizin en iyisini yapmaya zorlarım. Yapamazsam bırakırım. B sınıfı işlerden nefret ederim. İşini iyi yapmayan insanlar beni sinirlendirir. Yavaş teknoloji ve kirli mekanlar beni delirtir.

İnsanları tanıdığımda onlara nötr değilimdir. Onları severek meseleye başlarım. Genelde üzülür ya da hayal kırıklığına uğrarım. Yine de böyle başlarım herkesle olan iletişime. Böyle başlamaktan vazgeçersem mutsuz, olumsuz bir insan olurum. Güne 20-25 tane köşe yazısı okuyarak başlarım; dünyadan haberim olsun isterim. bu yüzden de güne mutsuz başlarım. İlham verici, yürekle yapılmış, yapılmaz denip yapılmış, yaratıcı, öncü olan her işve herkes ilgimi çeker. Yarın öleceğimi bilsem, bugün tiyatro yaparım. Hayatta yapmak istediğim şey budur. Basit olan her şey hoşuma gider. Sade, minimalist, basit. Ne derseniz deyin. Muhteşemdir.

Akrabalığın getirdiği zorunluğa inanmam. Aslolan, sevgidir. Nasıralı ünlü Marangozİsa’nın dediği gibi: işte anam, işte babam, işte kardeşlerim. Aldığım tüm sorumluluklara rağmen sıfat ve makamlara inanmam. sıfat ve makam sahipleriyle tanıştığımda onları terse yatırmaya bayılırım ve makam verdikleri zaman asla kuralına göre davranmam. Mutlaka ezberbozarım. Ezberbozanım.

Eh, bahsetmek istediklerim şimdilik bunlar.

K.